Ahmet Altan, Erdoğan’ın, “laiklik” kavramını Anayasadan çıkarıp rejimi, Suudi çemberinde din temellere oturtma çabalarına karşılık dün, yazdığı yazıda “Türkiye’de demokrasi, için savaş çıkmaz” diyor, şöyle devam ediyordu:
“Bu ülke, demokrasinin ne olduğunu bilmiyor, demokrasiyi hiç görmedi, hiç hak kavgasına girmedi, fikirleri için, hiç mücadele etmedi.”
Ahmet Altan’ın tesbiti doğru ve Türk gerçeğiyle birebir örtüşüyordu. Bazı mevzii, sınırlı hal ve olaylar hariç, Türklerin kolektif hak ile özgürlüklere dair mücadelesi ve bu yoldan elde edilmiş kazanımı yoktur.
Kürtlerin dışında, kabuğun altındaki halklardan hiç biri, demir pota içinde eritilerek yok edilen kimlik ile kişiliklerine bile sahip çıkamadı.
Cumhuriyet rejimi de, kulluğa itiraz edenlerin zaferi değildir. Tepeden inmedir. Cumhuriyet için, verilmiş mücadele yoktur. Hatta, ilk sözü edildiğinde, insanlar korkuyla kaçışmış, “canını seven ortalıkta görünmesin, yeni bir can belası geliyor” diye diye saklanmışlardı. Çünkü, çok az kişi ne olduğunu biliyordu.
Bu yüzden, Türklerin Cumhuriyeti, batıdakinden farklı, Osmanlı kavuğunu atıp şapka giymeydi. Seçilmişler, görgüsüzlükleriyle iğreti hal ve hareketliydiler. “Kızıl Sultan” dedikleri Abdulhamit, Erdoğan rejimi kadar Kürt cinayet işleyip, Kürdistan’ı yakıp yıkmadı. Kullarını da, Erdoğan gibi günde beş vakit, Kürt öldürme ve cennet için ölmeye özendirmedi.
Kemalistler, icraatlerinde sultanlığı devirip hükümdar olan Atatürk’e özeniyorlardı. Erdoğan ise Osmanlı Sultanlarının izini takip ediyor.
Osmanlı’nın son etkin Sultanlarından Abdulhamid, kaz, ördek, bulut, yağmur, su, göl gibi kelimeleri yasaklamıştı. Çünkü, efendi hazretlerinin burnu, Hint patlıcanı iriliğinde ve de ördek gagası gibi uzundu. Hal böyle olunca bulut, yağmur, su göl demekti. Göl de orada yüzen kazla ördekleri hatırlatıyordu ki, bu efendiye kaz, ördek demekti. Yani, yandan çarklı laf dokundurma, hakaret.
Günümüzde, Ankara’daki Atatürk Çiftliği kavşağında, polise hayvanat bahçesinin yolunu soran biri, Cumhurbaşkanı Erdoğana hakaret suçundan tutuklanıyordu.
Çünkü, Erdoğan’ın Sarayı, kafes hayvanlarının bahçesine bitişikti. Saray yerine hayvanatı sorması, Erdoğan’ı hayvan yerine koymak olmalıydı. Hayvatan bahçesi, bu yüzden suç unsuru olmuştu.
Osmanlı Sultanlarına özenme ve sonsuz özentiler uzaya dursun, bir seçilmiş olan Erdoğan’ın, Sultan Hamid’de bile olmayan yetkilerle ülkeye hükmettiği gerçekti.
Elinin altındaki harcama yetkisi Sultanda yoktu. Onun, örtülü ödenek adıyla kendine tahsis ettiği milyarlarca liranın nereye harcandığını, neye yatırıp, kimlere dağıttığını kimse bilmiyordu. Sultan Hamid’in hiç bir zaman, bu denli kişisel harcama yetkisi olmadı.
Kemalistler, Hamid’e despot, diktatör, kızıl Sultan diyorlardı, ama o hayatı boyunca tek bir siyasinin ölümüne onay vermedi. Erdoğan, “son ferdine kadar ölüm” diyerek Kürtleri bitirme naraları atıyor, öldürmeye sevk ettiği asker ile polislere cennet vadediyordu.
Sultan Hamid, her şeye rağmen görgülü bir adamdı. Masum ve mazlumları öldürmekle katil olunacağını biliyordu. Katillere cennette yer olmadığını da…
Her neyse, Ahmet Altan’ın yazdıklarına ek yapayım derken, asıl konudan uzaklaştım. Yazının başlığına dönersek, Erdoğan Laiklik meselesini ateşleyerek, Türklere karşı Türklük kavgasını, dindarlarla laiklerin çatışması olarak sunacak, buradan giderek taraftarlarını çoğaltıp, diktatörlüğünün yasal kılıfını hazırlayarak, başkanlığa ulaşmaya çalışacaktır.
Ancak, niyet ne olursa olsun bu kavga, Kürtlerin savaşı değildir. Olanlar, kendi iç dalaşları… Ayrıca hangi laiklik? Cami, minare, havada sallanan Kuran, ezan her şey çıkar yollarında propaganda malzemesi.
Kürtlerin cephesindeyse, onlardan öğrendikleri dini, çarpıtıp yalanlarla sıvayarak, gerisin geri satarak, laikliğin mezarını kazıyorlar.
Mesela, İslamda “sünnet” farz değildir. Üstelik, barbarizme karşı ulusal kurtuluş savaşı veren Kürtlere, dünyanın dört bir yanından gönüllüler katılıyor. Katiller, sünnetsiz ölüleri gavur diye teşhir ediyorlar.
Oysa Kürtler, kimsenin malına, canı, serveti, onuruna el uzatan değildir. Yurt hırsızı, talancı da…
Tek istedikleri, onurlu her halk gibi kendi yurdunda özgürce yaşamaktır. Bu halkın çocukları, yakın geçmişte havadan yağdırılan dini bildiriler, uyduruk ayet ve hadislerle İslam düşmanı diye akaralanıyorlardı.
Oysa İslam dini köleliğe biatı, büyük suç ve günah sayıyordu, başkaldırıyı değil…
Yer yüzünde, bütün halkların, 50 bin kişilik kabilelerin, kendi devletine sahip olmaları hak, ama tarihin en eski halkı Kürtler sözkonusu ise eğer suç ve günah…
Mikro düzeyde laikliğe bakarsak, herkes gibi vergi ödeyen Alevi ve Êzîdî Kürtler, ibadetleri için, herhangi bir kamu hizmeti alabiliyorlar mı?
Sünni Kürtler, rejimin din memurları tarafından kişilik, kimlik ve onur zaafiyeti bombardımanı altında değil mi? Camilerde, hutbe yerine bir halk, onun insanlık mücadelesi ve bu savaşı veren çocukları aşağılanmıyor mu?
Her şey bir yana, Kürtler bomba altındayken, evleri, şehirleri enkaz yığını, çocukları topluca katledilip diri diri yakılırken dönüp bakmamamakla da kalmayıp, yangına benzin taşıyanların safında olmamalıdır Kürt…
Laiki de, anti laiki de “layıkıyla” kalsın!...