15 AÐUSTOS - IV


Takvimler 1983’ün Temmuz ayını gösteriyordu. Gecenin yüzüne dökülen yıldızlarla birlikte damlara çıkan kederli insanlar ılık rüzgarların altında yalnızlıklarını büyütüyorlardı. Tılsımını yitirmiş çoğrafyalarda haritasız mezralar, hayata nakşedilen umutsuzluğu bir diğer güne deviriyordu. Ölü bir denizdi atlas, insanlar gölgesiz birer silüet.
Gecenin zamansız bir vaktinde hayatın muştularıyla uyanıyorlar. Kapılar çalınıyor. Tanımadıkları insanlara kapılarını açanlar bir yer sofrasının etrafında tedirginliklerini döküyorlar ortaya. Şırnak’ın Elke (Beytüşşebap) İlçesine bağlı Gêrêk mezrasında İke ailesinin evine gelenler Mahsun Korkmaz (Agit), Mustafa Yöndem (Erdal) ve beraberindeki üç militandı. Hayatın nabzı Gêrêk’te atmaya başlamıştı. Ondört yaşındaki Nurê İke, buluşma sahnesini içindeki çocuğu heyecanla uyandırarak anlatıyor, “Önce yemeklerini yediler. Hiç kimse konuşmadı. Kaçakçı zannettik. Babam “kimsiniz, hayırdır” diye, sessizliği bozdu. Agit ince bir gülümseme ile “Yok, biz kaçakçı değiliz. Apocuyuz, Kürdüz, devrimciyiz ve Kürdistan’ın özgürlüğü için silahlı mücadele veriyoruz.” dedi. Annem (Hatice), babam (Süleyman) buz kesildi adeta. Onların şaşkın bakışları karşısında, ben şaşkındım. Evet çok şaşkındılar ve sonra babam ayağa kalkarak hepsine tek tek sarılarak “hoş geldiniz, başım gözüm üstüne” dedi.
Sonra sohbet derinleşti. En çok Mustafa Yöndem(Erdal) ve Agit babamın sorularına cevap veriyordu. Hiç unutmuyorum babam; bu işin elli-yüz kişi ile olamayacağını söyledi. Agit yine ince bir gülümseme ile cevap verdi, “Yüz kişi bir araya geldi isek artık onbin de yirmibin de oluruz. Bu daha ilk adım. Bir yıl sonra her şey değişecek ve bu dağlarda binlerce genç ayak basılmadık yer bırakmayacak. O kadar çok olacağız ki düşmanımız bizi öldürmekte baş edemeyecek.” dedi.


‘Sen benim özel milisimsin’
Anlatırken hala heyecanlanan Nurê konuşmasına devam ediyor: “Yiyecek dahil birçok şey istediler. Annem itinayla hepsini hazırladı. Erdal (Mustafa Yöndem) aniden ayağa kalkarak, “gitmeliyiz ama, yine geliriz” diyerek kalktılar ve gecenin içinde kayboldular. Etrafımızda hiç karakol yoktu ama babam hepimize bu buluşmayı sır gibi saklamamızı söyledi. Babam annemle zaman zaman sohbet ediyordu: “Bu çocuklar buralara yabancı, bu dağlarda kaybolurlar” diyordu, ama her an geleceklermiş gibi de gece boyunca evin etrafında yol gözlüyordu.
Karınca inadı zamanlar ölü denizlerin atlasına umut kapılarını açıyordu artık. Artık gidenler, gelenler, bekleyenler vardı. Artık, iklim kendi tılsımında nabız atıyordu. Aradan bir iki hafta geçtikten sonra bu kez gündüz geldiler. Sayıları onbeşti. Anladık ki bütün mezra ve çevremizdekiler onları tanıyor. Bu gelip gitmeler çok sıklaştı. Her geldiklerinde babama saklanması için birşeyler bırakılıyordu. Ayrıca birşeyler istiyorlardı. Babam da, Eruh’a giderek onların isteklerini temin ediyordu.
Agit, sonradan öğrendiğim sten marka silahını bana verdi, “Al sakla, bu silahtan sen sorumlusun. Annene ve babana söyleme, sen sakla. Ne zaman istersem o zaman verirsin.” dedi. Çok heycanlandım. Gerçekten kimseye söylemeden bir kayanın altını deşerek sakladım. Üç gün sonra beni bir köşeye çekerek “emaneti ver” dedi. Koşup getirdim. Bu kez bir tomar mermi ve şarjör verdi. “Bunları iyi sakla kimse bilmesin. Bu ikimizin sırrı olacak” dedi. Babama dönüp “Nurê sığınak kazmamıza yardım edecek, ne dersin” dedi. Babam tereddütsüz “hay hay” dedi.
Ben, Agit ve Erdal arkadaşla birlikte gruptan ayrılarak mezraya hakim bir kayalığın altını oymaya başladık. Erdal, “Sen benim mi yoksa, Agit’in mi milisi oldun?” diye, sordu. Ben de her ikinizin dedim. “İyi ama sen hep Agit’in verdiklerini saklıyorsun böyle olmaz” dedi. Agit gözlerime baktı ben ise hışımla “Yok kimse bana bir şey vermedi” deyince Erdal (Mustafa Yöndem) güldü. Agit, “Nurê’ye hiç bir şey vermedim. Erdal heval sen aramızı bozamazsın” dedi. O an kendime inanılmaz bir güven hissettim. Sanki içimden geçenleri okur gibi “kendisine güvenen insan vicdanının aynasına artık bakabilir ve tüm ordulara karşı durabilir.” Erdal, Agit’e ben, Erdal’a baktım. Agit elini omzuma atarak “kendine güven Nurê, kendine güven...”

Hayat Agit ve Erdallarla değişti

Geceye uyanan ağustos böcekleri, tüm yalnızlıkların dilini çözüyor. Artık kendi sahibini bulmuş yürekler konuşuyordu haritasız atlaslarda. Nurê İke, içindeki çocuğu susturamıyor. “Bir gece, oldukça kalabalık ve daha büyük silahlarla geldiler. Çok yorgun görünüyorlardı. Hemen kalabalığı yarıp Agit’in yanına oturdum. Agit, “Nurê arkadaşlara önce bir merhaba yok mu?” dedi. Utanmamla birlikte gülüşmelerin sesi yükseldi. Yine Erdal da gelmişti. Cengaver gibi biriydi, atik ve çok kıvraktı. Yerinde duramıyordu. Bu kalabalık grupta bir şey fark ettik. Oturuşları, kalkışları, saygınlıkları, hareketleri öyle güzel, öyle narindi ki, hiç bir erkeğe benzemiyorlardı.
Bir süre sonra evin içinde önce Agit kalktı sonra da Erdal kalktı ve dışarı çıktılar. Annemin sesi yükselince babam ve ben dışarı fırladık. Baktık ki bir leğene su doldurup çoraplarını ve yeleklerini, şûtiklerini yıkamaya başlamışlar. Annem ısrarla “olmaz ben yıkayacağım”, diyordu. Çamaşırların bir ucunu annem ve ben, bir ucunu da Erdal ve Agit çekiştiriyordu. Babam şaşkın şaşkın bakıyordu sadece. Sonunda Agit sesini yükselterek “Artık böyle herkes kendi çamaşırını yıkayacak daye. Uzatmaya gerek yok içeri gidin” dedi. Annem biraz hüzünlü ve biraz da sevinçle, babamın gözlerine baktı. İçeri girdiğimizde arkadaşlar sofrayı kaldırmış, iki kişide bulaşık yıkamaya başlamıştı.
Babam hışımla “haydaa şimdi siz, iyilik mi yapıyorsunuz yani?” dedi. Herkes gülmeye başladı. Bir arkadaş araya girerek “bunlar, doğruyu söyleme kadar önemlidir keko” deyince, babam başını sallayarak yerine oturdu. Sonra geç saatlere kadar tüm arkadaşlar traş oldular, elbiselerini yıkadılar, banyo yaptılar. O gece hiç birimiz uyumadık.
Sonra önceden sipariş verdikleri eşyaları yüklenmeye başladılar. Bir ara Agit ve Erdal, anne ve babamı dışarı çağırdılar. Biz duymayalım diye, gizli gizli konuşuyorlardı.

Karanlıkta dağlara ilerlediler

1984’ün Ağustos ayını gösteriyordu tarih yaprakları. Grup grup dışarı çıkıp yola koyuldular. Ben Agit’in peşine takıldım. Sanki dönmeyeceklermiş gibi bir his vardı içimde. Gece çok karanlık, gökyüzündeki yıldızlar da aydınlıktı, değişik bir geceydi. Erdal gülerek Agit’e seslendi “Galiba Nurê Apocu oldu” dedi. Agit beni görünce diz üstü yere çöküp, “Bizi unutma Nurê, bu kez uzun yürüyeceğiz. İki gün sonrada sesimizi duyacaksın. Bu sesi artık kimse unutmayacak. Herkes şaşıracak. Ama sen şaşırma çünkü o ses aslında senin sesindir” diyerek, alnımdan öptü. Sonra Erdal o uzun boyuyla eğilip iki elimi üst üste getirerek öptü. Çok şaşırmıştım.
Yüzleri ay ışığının altında parlıyordu, ama sanki benden kaçıyorlardı. Yitip gitmesin diye biraz yüksek sesle Agit’e seslendim “Agit heval bana verdiğin emanetleri ne yapacağım unuttunuz mu?” Erdal kahkaha attı. Agit on adım ileride bana dönerek, “Nurê ben sana bir şey vermedim ki, uykusuzluk başına mı vurdu?” deyince, mahcup ve kısık bir sesle “he” dedim. Uzun bir süre arkalarından baktım. Çok hızlı yürüyorlardı. Ay ışığının altında gözden kaybolana kadar baktım onlara. Sonra geriye döndüğümde babam ve annemin de aynı durumda olduğunu gördüm. Annem avuçlarını gökyüzüne kaldırmış dualar okuyordu. Babamın ise mendille gözlerini sildiğini ve tekrar tekrar “Allah yardımcıları olsun, Allah yardımcıları olsun” diyordu.
Uyumak için dama çıktığımda çok ilginç bir manzara ile karşılaştım. Her evin üstünde üçer-beşer kişi ayakta karşı yamaca doğru bakıyorlardı. Gerillalar ellerinde silahları ile  öbek, öbek karşı yamaca doğru çıkıyorlardı. O gece binbir tane hayal kurdum. Ne olacak acaba diye? Babam ve annemin konuşmaları arasında Eruh, Şemdinli ve karakol cümleleri geçiyordu. Anlamamıştım tabi. Üç gün sonra gerillalar geldi. Babam buna sevinmişti. Anlamadım. Nasıl sevinir? Bize dönüp gülerek “bu iş tamamdır Nurê” dedi. Sonra anladım ki Eruh ve Şemdinli karakollarına saldırı düzenlenmiş. Güneş artık farklı doğuyordu. İnsanlar hayata bir başka sarılıyordu. Yıldızlar daha yakın, doğa tüm tonlarıni güneşe teslim ediyordu. Gölgelerde sıyrılan silüetler bir kardelen gibi yeryüzüne fışkırıyordu. Zaman, tüm yaşanmışlıkları yeniden toplayıp geleceğe teslim ediyordu...

Bir fotoğrafın hüznü


Maxmur Mülteci kampında tanıştığım Nurê İke, bir fotoğraftaki hüznünü çöl sıcaklıklarının üstüne atarak yürek yangınını gösteriyor bana: “Artık Jandarma ve karakollarla tanışmıştık. Ama Apocuların eylemleri de devam ediyordu. Her yönde haberler geliyordu. Radyolar günlerce haber veriyorlardı. Ben ise Agit ve Erdal’ı merak ediyordum. Saldırılar genişledikçe baskınların ve ev aramalarının sayısı yükseliyordu.
Eruh-Şemdinli baskınından iki ay sonra yine bir gece yarısı kapı çalındı. Uyuyorduk. Sesi duyar duymaz ‘Agit geldi’ diyerek kapıyı açtım. Evet onlardı. Erdal, Agit ile birlikte altı kişiydiler. Her ikisine sıkı sıkıya sarıldım. Agit yine beni mahcup etti “Nurê içeri almayacak mısın bizi? İstersen geri gidelim” deyince kendimi onların ayaklarının altına bırakmak istedim. Dışarıda nöbetçi arkadaşlar vardı. Sohbet derinleşti. Erdal bundan sonra ne yapılacağına ilişkin, nasıl haraket edeceğimizi ve nelere dikkat edeceğimizi anlatıyordu. Üç dört saat sonra yola koyulmalıyız dediler. Babam her zaman olduğu gibi cephaneleri teslim etti arkadaşlara. Agit bana dönerek “Nurê arkadaş hele bir dışarı çıkalım” dedi. “Emanetlere ne oldu? Sağlam mı? Hadi nereye bırakmışsan gidip getirelim” dedi. Kapının önünde bekleyen Erdal gülerek, “nereye gidiyorsunuz Nurê” dedi. Agit hemen devreye girerek beni kurtardı “örgüt işleri Erdal heval örgüt işleri” dedi. Emaneti çıkarıp verince sordum “artık gelmeyecek misiniz?”
Agit, elini omuzuma yaslayarak “Bak Nurê, buradaki arkadaşların hepsi Agit ve Erdal. Daha çok Agit ve Erdal’i göreceksin” dedi. Kapı önüne ulaştığımızda vedalaşma faslı başlamıştı. Erdal hevale dönerek bir fotoğrafını istedim. Toplu çekilmiş bir fotoğraf uzattı bana. Agit gülerek, “Erdal heval bari imzala hatıra kalsın” dedi. Erdal kulağıma eğilerek “özgürlükten sonra kendin imzalarsın” dedi. Agit hevalden de istedim. Agit, hazırmış gibi cebindeki naylon poşette üç dört fotoğrafı karıştırarak bana bir fotoğraf uzattı…

‘Agiitt nerdesin gel yemek yee...’

Gerilla denilince ilk onun adını ve elindeki silahıyla ayakta duran suretini hatırlarız. Nurê ise onun bambaşka bir fotoğrafını özenle sakladığı dolabından çıkararak gösteriyor bana ve devam ediyor: “Ağzımdan kaçtı Agit’e, ee sende imzala” dedim. Gülerek yüzünü dağlara çevirdi ‘Biz imzamızı dağlara attık Nurê, fotoğraf küçük gelir’ dedi. Sonra ayrılıp gittiler. Bir daha o grubu görmedim. Sonra askerler babamı alıp götürdüler. Altı yıl cezaevinde kaldı. Evimizi yaktılar ve biz Elaniş köyüne göç ettik. Erdal’ın fotoğrafı içeride kalmıştı. Çok üzüldüm ama, Agit’in fotoğrafını annem kurtarmıştı.”
Nurê, son cümlelerini çeyiz sandığında çıkarır gibi bana teslim ediyor “Ben çok mutluyum çünkü, onları tanıdım, gördüm, beraber yemek yedim, konuştum. Şimdi Agit’in dediği gibi her arkadaşın yüzünde Agit ve Erdal’ı görüyorum.”
Nurê’nin evinde ayrılıp konuk olduğum eve doğru ilerliyorum. Bir kadın pencereden başını uzatarak sokaktaki çoçuğunu yemeğe çağırıyor ‘Agittt... Agiitt nerdesin gel yemek yee...’ Dizlerim çözülüyor, içimde anlam veremediğim bir nehir beni önüne katıyor. Gözlerim akşam üstü karanlığında Agit’i arıyor. Bir efsane her an her yerde karşımıza çıkıyor. Sadece anlatılan, hayal edilen bir efsane değildi bu. Elini uzatsan dokunacağın kadar yakın, beynini ve yüreğini saracak kadar gerçekti. İçimizde, bize ait olan, ama bir o kadar da uzak bir efsaneydi. Ne gökyüzünün genişliği, ne de toprağın bereketi bu kadar şaşırtıcı ve gerçek değildi.

ALİ ONGAN