Dünyanın pek çok yerinde bu değerlerin eksikliği hissedilmektedir dersek, hata yapmış olmayız sanıyorum. Ancak bazı yerlerinde -ki buna bizim coğrafyamız da dahildir-, eksikliği aşan bir yokluk halidir gerçeklik. Ve bir söz vardır sık sık tekrarlanır; "kim kaybetmiş ki biz bulalım?” Aslında bizim olan bu değerlere el koyan, bunları bize yasaklayan iktidar güçlerine bir göndermedir bu söz. Onlar kaybetmeden bizim kazanamayacağımızı anlatır. Bu kaybetme, torbalarından düşürmek biçiminde olmayacak elbette. Söylenmek istenen; zalim iktidarın halkın mücadelesi sonucunda gücünü kaybetmesidir.
Bu yüzden Kürtler anadillerini, kimlik haklarını özgür kılmak için mücadele ediyorlar. Geri almak için mücadele ettikleri haklarını kazanacakları güzel günlere yüklüyorlar umutlarını.
Bu umudu boşa çıkarmak için uğraşan iktidar güçlerine ve yüreği bu umuda dar gelip teslimiyeti tercih edenlere, dünyanın değişik tarih ve değişik yerlerinden yüzlerce devrim öyküsünü hatırlatabiliriz.
Ya da sorabiliriz; öyle olmasaydı Kürtlere karşı devlet marifeti ile yürütülen doksan küsur yıllık faşist direnç kırılabilir miydi ya da Gezi Parkı park olarak kalabilir miydi?
Gelinen noktaları yetersiz, hatta Mısır’daki gibi orduya yaslanarak yapılan hareketi yanlış bulsak da, Ortadoğu halkları umutlarını yitirmiş olsalardı, bu değişimleri yaşayabilirler miydi?
Amerikan yerlileri ya da Aborjinler yüzlerce yıllar öncesinden, "kaldıkları yerden” devam edebilirler miydi yaşama, kendilerini böyle kabul ettirebilirler miydi?...
İnsanın, halkın gücü umutlarından yükseliyor. Hatta kazanılmış haklarımızın gaspından daha önemli ve vahim olan, onları kazanacağımıza dair umutlarımızın inancımızın kırılmasıdır diyebiliriz.
‘Niye anlatıyorsun bunları’ diyorsunuz belki de. Çünkü bence, işin esası bu. Bir yandan çözüm süreci iktidar tarafından zora sokulurken, Lice’de göz göre göre Kürtler katledilirken, Roboskî’nin katilleri korunurken, Öcalan ve Kürt siyasetçilerin esareti devam ederken, bir yandan Gezi direnişine katılanlar cezalandırılmaya devam ederken, bir yandan ırkçılık, faşizm Başbakanın desteğinde silahıyla, palasıyla sokağa salınırken… Ramazan ayı vesilesi ile iktidarın dini istismara hız vereceğini, inanç ayrımı yaparak toplumu birbirine kışkırtacağını bilirken… Demokratikleşme, özgürlük beklerken, cenaze kaldırmaya devam ederken… Yeni anayasa yerine torbadan çıkacak yeni yamalarla idare etmemiz istenirken…
Hayatımızın on yılını ya da doksan küsur yılını yoksunluklarla, baskıyla, işkencelerle, yok sayılmışlıklarla, katliamlarla da geçirsek, bir geleceğimiz olduğunun ve bu geleceğin güzel olacağının tek teminatı, bizim buna inanmamızdan, bunun için çabalamamızdan, örgütlenmemizden, doğru bir perspektifle mücadele etmemizden geçiyor, biliyoruz.
Bir geleceğimiz var ve o bizim sayemizde güzel olacak, inanıyoruz. Nasıl mı?
Gezi direnişi ürünü bir şarkı vardı hatırlarsınız. Nakaratı şöyleydi: "Bulunur bi çare halk ayaktadır…"
‘Bulunur bi çare halk ayaktadır...’
Dikkat etmişsinizdir, demokrasi, barış, özgürlük, eşitlik, insanca bir yaşam ve benzeri güzelliklerden söz edilirken hep gelecek zaman kipi kullanıyoruz. "Cek”li "cak”lı cümleler kuruyoruz. Bu iki şeye delalettir aslında. Biri; günümüzün bu değerlerden yoksun olduğudur, ikincisi; insanın hep daha iyiye umut ettiğidir.