Kentlerin gözleri vardır; gece sahip olduklarını gündüz kaybeden gözlerden değil... Topraktaki basit ottan dev bir ağaca ve ağacı kendine ev yapan tüm canlılara bakabilen, duyabilen, anlayabilen gözler. Yaşamın gözleridir, kentin sahip oldukları.

Dünya tarihinde aynı öyküye sahip yüzlerce kent var; trajedisi, kaybı, ağlayışı ile kahkahası aynı olan kentler. Ama çok az kent vardır, bir şeyin başlangıcı ile bitimi arasında, arafta yer edinen.

İspanyol iç savaşını en iyi anlatan elbette tarihtir. Ama o savaşı tarihe mal eden bir köydür: Guernica. Stratejik olarak bir yerde durmaz o köy. Ama gövde gösterisi için bu kadar küçüklük yeterdir yıkım ekibine. Picasso, Guernica’yı Paris’te yapılacak Dünya Fuarı’ndaki Uluslararası Savaş ve Teknolojisi Sergisi için duvara çizmeseydi, İspanya’daki iç savaşın dehşetini kimse hissetmeyecekti.

Kobanê de bir tür Guernica’ydı; yaşlısından çocuğuna tüm halkın attığı bir kalp birden dünyaya mal olmuştu. Kobanê, dünyanın duvarlarına kadınları, çocukları ve erkekleriyle ustaca işlenmiş bir direniş resmiydi. Suriye iç savaşı denip geçilebilecekken ve üstelik devletlerin sömürge alışkanlığına denk düşen siyasetler üretilirken, çok insani bir savaşa dönüştü her şey. Tüm dünyada esen Kobanê fırtınası, sahadan gelen çarpıcı direniş öyküleriyle taçlanıyor, dünyanın bir ucundan gençler kalkıp Kobanê için ölmeye geliyordu. Kobanê bir kent değildi artık; devasa bir kalpti! Ve tüm dünya için atıyordu.

1 Kasım Dünya Kobanê günü olarak tanındı. O günü “o gün” yapan öyküler ise zaman içinde kısalıp, kaybolmaya başladı.

Deniz Bilgin, o öykülerin elinden tutarak, bulutlara yükledi ve o bulut yağmur olup yıkadı hafızamızı.

“Bu hep yaşayan, kanatlanan, ışıktan ve sevgiden halelerle örülmüş hikayeleri unutmayın” derken Bilgin, Kobanê’nin hayatın zorluklarına tutunmak için önemli bir varlık olduğunun da altını çiziyor.

Süheyla’nın sarı fistanı, yıkıntıların ardındaki kapıyı düşleyen Zêran’ı, saman hırsızının yolundan yürüyen Fatma’yı, Dicle suyuna şarkılar söyleyen Sediqa’yı, Kobanêli kadınların en güçlü silahı zılgıtı anımsamak ve yaralarını halayla, şarkılarla saran kente dokunmak...

Ben okurum; ama yazarın bana sunduğu bu tablo, onun ruhunda nereye denk geliyor peki, ona neler hissettiriyor? Acımasız bir savaşın sokaklarında öykü toplamak için gezdi; öncesi ve sonrası ve sırasında belki, oradaydı, o yaraların ortasında. Minbicli Ammar’ın turuncu fanusuyla görebildiği kadar ilerledi. Tutunabildiği az sayıda duvarın nefesini nakşetti. İnsanlığın trajedisinden insanlığın zaferini çıkarabilmiş her birey, her nesne, kente ait her mobilya, enstrüman... hepsinin dilini çözdü Bulut Yağmuru’yla.

“Kobanê için cümlemizin ayaklanması gerek” demişti Murat Özyaşar, Kobane’ye karşı Mehser’de el ele tutuşup, koridor açılmasını talep ettiklerinde. Kobanê bir cümleydiyse eğer, o cümle devasa bir direnişle kuruldu, direnişe kenetlenenlerle ayaklandı ve Deniz Bilgin’in birbirinden güçlü öyküleriyle de “ışıklı” zamanlara bağlandı.

Bir kent tahayyül etmemiz gerekiyorsa, üzgün olanı değil, mutlu olanı seçmeliyiz. Kobanê mesela, Deniz Bilgin’in de işaret ettiği gibi “yıldızlı” kentlerdendi. Kapak fotoğrafında bir direnişçi, sağlam kalmış bir damın üstünden karşısındaki harabeye bakıyor. O harabe; çocuk seslerinin, çekiç seslerinin,  ekmek kokusunun, koşuşturmacanın çok ötesinde ve savaşın grisi halinde. Direnişçinin bakarken hissettiği, yazarın derlerken içine düştüğü bir dram değil; aksine yeniden doğuş. Işıklı zamanların açtığı yol. Siyahın yıktığı ama kırmızının yeniden kuracağı yer. Zeka ve iradenin galip geldiği savaşın, o kenti yeniden kurmak için yarattığı harcın rengi o “gri”. O kentin imgesini büyük sancılarla doğurduğuna tanığız şimdi. Öykünün yazara, yazarın da okura kazandırdığı derinliğin bir adı var artık: Bulut Yağmuru.

(*) Bulut Yağmuru, Mezopotamya Yay., Deniz Bilgin,

Eylül 2018