ZÜLKÜF KURT
“Her tohum bu kadar acıyla mı çatlar,
Bu kadar acıyla çatlar her tohum,
Bize sadece gülün kokusu gelir,
Geri kalan herşey toprağındır…”
Deniz Bilgin’in Mezopotamya Yayınevi tarafından okuyucu ile buluşturulan ‘Bulut Yağmuru: Kobanê siperlerinde direniş hikayeleri’ kitabı okumaya başlayanları Atakan Mahir’in dizeleri karşılıyor. “Bedenlerimiz bedel olacak elbet / bulutsuz, masmavi göğün müjdesi için.” Kobanê’deki direniş tam da bu dizelerdeki fedakarlığın hikayelerinin yazıldığı yer.
Kitap II bölümden oluşuyor. İlk bölüm “Rüyadan Önce” Kobanê direnişine kadar geçen sürede, Kobanê’de direnişin tohumlarının nasıl ve ne şekilde toprağa bırakıldığını anlatıyor. Özgürlük hareketinin ektiği tohumlar kısa kısa hikayelerle, gerçek hayatla kesişiyor. Zamena’nın tabletleriyle başlayan tarihi anlatılar, Kobanêli kadınların direnen geçmişlerinden anlatılarla bizleri Kobanê sokaklarında gezdiriyor.
Rüyadan önce Rojava tarihine ilişkin anlatılar da satır aralarında sizleri karşılıyor. Arap Kemeri Projesi ile Kürt köylerinin arasına yerleştirilen Arap köylerini, Kürtlerin zorla göç ettirilmelerini ve bir sabah kimliksiz kalışlarına dair hikayeler üzerinden bir tarih anlatısı yapılıyor. Baskı ve direnişin iç içe geçtiği Rojava tarihi ve özelde Kobanê tarihi, 2014’teki büyük ve tarihi direnişe kadar yazarın rüya zamanı diye adlandırdığı, okuduğumuzda bu büyük direnişe gelirken, her karşı çıkışın, her direnişin, her eylemin, her katılımın toprağı nasıl da direniş coğrafyasına dönüştürdüğünü görüyoruz. Hiçbir şeyin boşa gitmediğini, dile gelmese de her şeyin toprağa işlendiğini ve direniş coğrafyasına tohumların nasıl ekildiğini okuyoruz. Okudukça da büyük Kobanê direnişinin insanlık adına nasıl bir mücadele coğrafyasına dönüştüğünü daha iyi anlıyoruz.
Rüya zamanı
Rüya kapısıyla başlıyor Deniz Bilgin anlatmaya rüya zamanını. Oysa sonrasını okudukça hangi hikayeden başlamalı anlatmaya karar veremiyorum. Cephe cephe dolaşan ‘’Hûn bi xêr hatin Kobanê’ tabelasının şavaşa şahitliğini mi yoksa binaların konuşan hikayelerini mi anlatarak başlamak gerek. Kürdistan’ın dört bir parçasının nasıl tek yürek, tek amaç etrafında bir araya gelişini mi yoksa hepimizin gördüğü ama bilmediği direniş hikayelerini mi anlatmak gerek. Zılgıtlarla kazanılan mevzileri mi, sazla yıkılan ablukaları mı, yoksa kitaba ismini veren bulut yağmuru hikayesinden mi başlamak gerek?
Bulut yağmuru suyu biten bir bulutun, köylülerin kurak topraklarına ve çilesine isyan edip, ‘’suyum yvoksa yağdırmaya ben yağmur olarak yağarım’’ diyerek, kendini kurak topraklara bırakıp, toprağı ıslatmasının hikayesi. Kuraklığa karşı bulutun isyanı, bizi mermisi biten bir savaşçının isyanında birleştiriyor. Arîn Mîrxan ve diğerleri. Bulut olup yağdılar büyük bir karanlığın üstüne. Paramaz’ın hayalleri hemen bir sonraki cephede. Sınırı henüz geçmişken katledilen Kader Ortakaya’nın geride bıraktığı mektup, cephenin biraz gerisinde. Bir sonraki cephede enternasyonalistler var. Ama herkesten çok Wenda var Kobanê’nin bütün sokaklarında. ‘’’Vurulduğunda kaç yıldız saydı acaba Wenda” diye sorusuna cevap ararken, beş cümle sonra “Bu öykü Kobanê şehrinde savaşıp da bedeni dahi bulunamayanlaradır” notu, bizi konuşan binaların hikayelerine götürüyor. O odaya girme dedim, diyor konuşan bina ama sesimi duyuramadım. En çok onlar tanıyor Wenda’ları. Halep grubu, sınırı yıkıp gelenler, sınırın bu tarafında bekleyenler, bir adım kala değişen tarih, Ape Nemir, mucizeler… Arkadaşı, evladı ya da ailesinden biri geride kaldı diye feryat eden yaşlı kadının, bahsettiği ismin inek olduğu sonradan anlatması. Savaşın tozunu silen gülümsemeler... Cephe gerisinde, revirlerde, yıkanan kanlı elbiselerde hikayeler hafızayı zorlarcasına birikiyor. Tarihin ana sıkışmasından direnişin güçlü çıkışına, Kobanê direnişinin nasıl adım adım örüldüğünün anlatısı Bulut yağmuru. Gülün kokusunun değil, tohumun hikayesi.
“Her tohum bu kadar acıyla mı çatlar,
Bu kadar acıyla çatlar her tohum,
Bize sadece gülün kokusu gelir,
Geri kalan herşey toprağındır,
Bir tohum nasıl çatlar filizlenirse,
Kabuğunu nasıl kırar, delerse,
Soğuk, yağmur, don, kar ve güneş,
Nasıl ahenkle cenk ederse,
Öyle bir cenk bu tohumu yeşerten,
Bu gülün kokusunun değil,
Tohumun hikayesi,
Bu, yağan yağmurun değil,
Yağan bulutun hikayesi…”