Düşman fobisiyle büyüyen nice kuşaklara tanıklık etti bu ülke. Her jenerasyon kendi fobisini yarattı ve onu koruma adı altında onlarca mekanizma üretti. 90 yıllık Cumhuriyet, militarist ideolojinin eğitim sistemiyle çocuklarımıza enjekte edilmesiyle heba oldu. Asker, saltanatını garanti altına almak için ‘her Türk asker doğar’ ve ona benzeyen onlarca söylemle militarizmi kutsayan mekanizmalar üretip çocuklarımızın beynine şırıngaladı. Son on yıllık süreç ise cemaat ve sadaka kültürüyle toplumda hiç olmadığı kadar ahlaki bir çöküş yarattı. Kanser hastası Dilek Özçelik’in ilaçları için bir bakana derdini anlatma çabası ve sonrasında bakan tarafından dilenci muamelesine maruz bırakılması bu çöküşe siyasiler nezdinde en güncel örnektir. Beyni, farklılıkları tehlike veya düşman algısıyla şekillenen ve kendisine benzemeyen kültürleri düşman sayan bu jenerasyonun çocuklarına barış kültürünü aşılamak haliyle kolay olmuyor. Son günlerde özellikle Türklerin barış sürecinde yaşadığı aksaklıklar ‘ne ekerseniz onu biçersiniz’ sözünü hatırlatıyor. Kürtlerin barış, demokrasi ve insan hakları istemi yıllarca basın aracılığıyla terörize edildi. Asker ölümlerinden sonra ‘vatan sağolsun, bir oğlum daha olsa onu da vatana feda ederim‘ sloganını manşetlere taşıyıp gerilla oğlunun cesedine bile ulaşamayan annenin barış haykırışının görmezden gelirseniz ve bu yönde bir algı oluşturursanız olacağı budur. Zira, akil insanların yer yer karşılaştığı milliyetçi tepkiler, Bahçeli’nin mitinglerinde yükselen bayraklar aslında tam bir bumerang etkisi yaratıyor. Bu da barışı istememenin ötesinde onu anlamamanın, onu sindirememenin ifadesidir. Sorunu toplumsal bir mutabakat içinde çözmenin bence en akılcı yolu, kurumların kendisini yeniden gözden geçirmesinden geçiyor. Aksi taktirde yapılan çabalar, siyasi ve sivil hamleler halk nezdinde inandırıcı olamayacaktır. Yani başta siyasi iktidar, devlet kurumları ve basın camiası özeleştiri mahiyetinde bir deklarasyonla inandırıcılıklarını daha güçlü kılmalılar. Süreç için gerekli olan samimiyet, ancak istikrarlı bir tutumla sağlanabilir.
Daha dün terörizmle özdeşleştirilen bütün toplumsal değerler, eğer barışla yeniden hayat bulacaksa, iktidar önce samimiyet sınavından geçmelidir, önce inandırıcılık sağlanmalıdır. Kürtlerin dün haykırdığı barış ile bugün dillendirdiği barış ve demokrasi farklı değildir. Kürtler bunu yıllarca bıkmadan, usanmadan dillendirdi. Dolayısıyla Kürtler dün de bugün de istikrarlı bir şekilde aynı barışı savunuyorlar. Devletin bugün yaşadığı handikap ise, dün barış sloganına atfettiği değeri bugün yine eski zihniyetiyle istemesidir. Sorunun çözümü, özellikle siyasi iktidar ve medyanın eski alışkanlıklarından kurtulmasıyla doğrudan alakalıdır. Bu kurumların barış sürecinde alacağı samimi ve cesur kararlar hiç şüphesiz barış algısını öne çıkarmada önemli rol oynayacaktır. Dün ‘terörist başı’, ‘bebek katili’ diye tanıtılan bir halk önderi bir anda hiçbir özeleştiri yapılmadan aynı kurumlar tarafından barış ve demokrasi savunucusu olarak tanıtılırsa veya bir sözüyle savaşı bitiren bir kişi olarak sunulsa Türkleri ne kadar ikna edebilir. Diğer taraftan ulusal bir parlamentodan vekiller aracılığıyla muhatap alınan gerilla ve önderlerini ‘terörist’, ‘çapulcu’ diye nitelemek, bayraklı mitinglere ve akil insanlara saldırılara zemin hazırlamaktan başka bir şey değildir. Milliyet gazetesi, bir taraftan 2013 Newroz’unu internet sitesinde canlı yayınlıyor, akil insanların çalışmalarına yer veriyor, aynı zamanda utanmadan barış sürecinin baş aktörünü de ‘terörist başı’ diye nitelemeye devam ediyor. Türk medyası barışın neresinde acaba?
Bir arada yaşama iddiasında olan halkların ortak kaderini belirleyecek bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte belirleyici olan, tarafların kutsal bir barışa atfettiği samimiyetin gereklerini yerine getirme cesaretidir. Barış böyle birşeydir yani. Uçurum kıyılarında açan bir çiçeğe usulca yaklaşıp onu koparmadan koklama cesaretine sahip olmak gibi bir şey...