Bunlar kontra mı yoksa gazeteci ve yazar mı?
Forum Haberleri —

Türk Basını
MEHMET SERHAT POLATSOY
Doksanları yaşayanların ‘kontra’ kelimesini duyduklarında yüzlerindeki öfkeyi tarif etmenin miskali zerre imkânı yoktur.
Kontralar, kontra faaliyetler doksanlarda doruk noktasına erişmişti. Öyle ki yirmi bine yakın Kürt katledilmiş, binlerce köy yakılmış, yıkılmış, boşaltılmıştı. Milyonlarca insan zorunlu göç ile tıpkı caretta carettaların yaşam mücadelesine benzer bir serüvene çıkarılmışlardı. Bu canlıların, evleri olan yumurtalarından denize koşma mücadeleleri bilinir; yavruların çoğu diğer canlıların yemek karnavalına dönüşürken çok azı, denize ulaşır, yani hayatta kalırlar.
Milyonlarca insan bir ülkeden, bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalmışlardı. Kimileri mafyanın eline düşmüş, kimileri bir köşede bıçaklanmış, kimileri açlıktan intihar etmiş. Elde avuçta hiçbir şeyleri yok iken yola koyulanlara kimse kapısını açmamış, su dahi vermemişlerdi.
Hani o metropollerde Kürtlerin yoğunlukta olduğu mahalleler var ya, işte onlar ha deyince kurulmadı, bu tehcir politikası sonucu bin bir zorluklarla o dönemde kurulmuşlardı.
Adana, Mersin, Antalya, İzmir, İstanbul gibi metropol şehirler, Kürt mahallelerinin olduğu yerlerdir. Tehcirin, Osmanlı dönemindekiyle zaman kavramından başka pek bir farkı yoktu. Zorunlu olarak göçe tabi tutulanların çıkış nedeni ne miydi?
Bir gün sıranın kendilerine gelmemesi, sokak başlarında pusu atan, ihbar eden, aynı gün yolda karşılaştığı, kahvede birlikte oturup çay içtiği kontralar tarafından işkence edilmemeleri, öldürülmemeleri içindi. Kontralar, direkt devlete bağlı çetelerdi. Devlet bu çetelere sınırsız işkence ve öldürme yetkisi vermişti. Kontralar doksanlarda binlerce gazeteci, yazar, siyasetçi ve iş insanını katliam ve işkencelerden geçirmişti. Kurtulanların kimi soluğu dağlarda alıp bu zor sistemine karşı silahı, mücadele aracı olarak tercih ederken, kimileri de Avrupalara giderek basın ve siyaset alanlarında yine özgürlük mücadelesi lehine çalışmalara imza attılar.
Hani her Cumartesi İstanbul Galatasaray meydanında gördüğünüz Analar var ya, işte onlar doksanlarda kontralar tarafından kaçırılan, katledilen çocuklarının faillerini arıyorlar. Çoğu zaman engellerle karşılaşsalar, polis şiddetine maruz kalsalar da 1995 yılından bu yana 794 haftadır yakınlarını aramaya devam ediyorlar.
Doksanlarda Özgürlük Hareketine dönük çeşitli kontra faaliyetler yürütülüyordu. Devlet destekli olan kontralar işkence, öldürme fiillerini işliyor, devletin basını her gün TV ve gazetelerinde Kürt halkı ve özgürlük mücadelesinde siyasi faaliyet yürütenleri terörize ediyorlar, düzen partileri çıktıkları TV programlarında HEP gibi partileri hedef alıyor, lince tabi tutuyorlardı. Kontra faaliyet yürüten bir kesim daha vardı: Bu kesim hiç bir zaman Talebeler, Apocular, PKK’liler, HEP ya da ardılları ile barışık olmamışlardı. Bu kesim yerinde oturup, bir gecede devlet kuruyor, sonra kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan dolayı ki, henüz fikir aşamasında, devleti yıkıyorlardı. Hala da Kürt halkının duygularıyla oynayan bu kesim, Özgürlük hareketine her saldırı öncesi ‘Bağımsızlık’ söylemleriyle ortaya çıkan, işgalcileri ile Özgürlük hareketine karşı katliam planları düzenleyen kesim oluyor.
Devlet, doksanlardan çıkmak için Susurluk’ta kamyon devirmiş ve kaza mahallini de Çiller’in öğrencisi olduğunu gururla söyleyen, aynı ekipten Akşener’e temizletmişti. PKK lideri Abdullah Öcalan hegemonik güçlerce kaçırılmış ve Türkiye’ye esir olarak teslim edilmişti ki Ecevit, Öcalan’ı neden kendilerine verdiklerini öğrenemeden yaşamını yitirmişti.
Öcalan İmralı okumaları sonrası zihniyet devrimi gerçekleştirmiş ve paradigma değişikliğine gitmişti. İmralı’da teorize ettiği Demokratik Konfederalizm de bu şartlarda şekillenmişti. Artık dünyada iki kutup yoktu. Gerçi soğuk savaş sonrası öncülülüğünü ABD’nin üstlendiği Kapitalist Modernite tek kutup olarak dünya insanlığının ve doğasının canına okuyordu. Demokratik Konfederalizm ile birlikte artık iki ekonomik sistem ve iki felsefe vardı. Biri Ulus-devletçi, tekçi-tekelci, doğa düşmanı, antroposantrik, katı-merkeziyetçi, merkezinde erkek olan, diğeri demokratik-ulusu, katılımcı, toplumcu, ekolojik, ekosantrik, yerelden yönetimin esas alınması gerektiğini, merkeze de kadının özgürleşmesini alan, ahlaki-politik bir düşünce sistemi.
Abdullah Öcalan’ın paradigma değişimine gitmesi, 20. yüzyılın kodları ile yaşamın mümkün olamayacağını anlamasıyla gelişti. İmralı notlarında, “İmralı’da olmasaydım belki eski tarz paradigma ile kapitalizmin yedeği haline gelirdik” demiş ama doksanlarda yeni paradigmanın nüvelerini de çözümlemelerinin tamamına yakınında ortaya koyduğuna şahitlik etmiştik. Öcalan zaten yaşamı hep, bugünü dünden yaratan bir tarz ile ilmek ilmek örmüş, tırnaklarıyla kazıya kazıya yeni insanın yaratımını teorik ve büyük oranda da kontrolünde gelişen pratik sahada gerçekleştirmişti. Bu anlamda da değişim, bilimsellik ile örtüşüyordu. İlerleyen bilim, ilerleyen zihin yerine, ilerleyen bilinç ile birlikte var olan bilim esas alınmalıydı. Diyalektik burada hakikate giden yolda, itici güç konumundaydı. Çünkü bilimi yaratan, gelişmesini sağlayan salt, insan değildi. Bunun için doğa ile bütünlük halinde bir felsefeye ihtiyaç duyuluyordu. Eskinin düşünce yapısı cansız, donuk, hareketsiz, heyecansız, mücadeleden kopuk, kimi zaman silik, kimi zaman bitik, verimsiz, karamsar, kötümser bireyler ve toplumlar yaratıyordu. Yeni insan ancak, yeni bir felsefe ile yaratılabilirdi.
Evet, Demokratik Konfederalizm İmralı’da teorize edildi ama doksanlardaki kitaplar ve çözümlemelerinde de Öcalan, yeni paradigmanın temellerine yer vermişti, dedik. Açıkçası Öcalan’ın İmralı kayalıklarına çivilenmesinin altında yatan en önemli nedenin, Kapitalizme karşı bir alternatif olarak ortaya çıkabilecek bir bilince sahip olduğunun bilinmesi, görülmesiydi. Ne zamanki Öcalan’ın devleti aştığı, devlet fikrinin 20. yüzyılda kalma anlamına geleceğini, yeni bir paradigmanın olması gerektiği anlaşıldı, işte o zaman hegemonik güçler kendisine yönelmiş oldu.
Hegemonya, devletleri terbiye etmek için, onların haberi olmadan ayrılıkçı örgütleri her zaman yaşatır ve kontrollü büyütürler. Bu defa öyle olmayacaktı. Tarih tekerrür etmeyecek ve Öcalan, bir alternatif ile ortaya çıkacaktı. Bu mutlak anlamda engellenmeliydi.
Peki bu nasıl mümkün olacaktı!
Kontralar!
Kontralar, karakter değiştirip uyanışa geçirilirdiler.
İşin askeri boyutu, Kürdistan coğrafyasının barajlar ve HES’lerle paramparça edilmesi, sömürü ve asimilasyon bir yana hem sosyal medya hem de reelde, paradigmayı hedef alıcı kimi pratikler sergilenmeye başlandı. Kimi doğallığında gelişirken, kimi pratikler de laboratuvar üretimi olarak kontra-kadrolar eliyle devreye alındı. Mesela ilk kontra pratiği Osman-Botan’ın büyük kaçışa öncülük etmeleri ile başladı: Sri Lanka’nın Tamil Kaplanlarına dönük uyguladığı plan PKK’ye dönük de aynı yılda devreye alınmıştı. Mesele PKK’nin askeri olarak bitirilmesi değil ki amaçları, yeni paradigmanın doğmadan boğdurulmasıydı. Tabi bu noktaya gidişin içteki yansıması da açığa çıkarılmış ve “Bir Halkı Savunmak” kitabında ‘PKK’ye eleştiriler’ kısmında detaylandırılarak işlenmişti.
Süreç içerisinde halklar ve inançların adalet, eşitlik ve özgür birliktelik temelinde kardeşleşebileceği fikrinin pratiğe geçirilmesi gereği doğdu ve Öcalan hem DTP döneminde İmralı notları ile hem de BDP heyeti ile İmralı’da yapmış olduğu görüşmelerde bu fikrin hayata geçirilmesi gerektiğin ısrarla söylüyordu. Kendine demokrat ve aydın diyenlerin bu fikirden kaçması düşünülemezdi. Geriye tek bir şey kalıyordu! Partileşme! BDP öncülüğünde yeni oluşuma katılabilecek herkes ile görüşmeler gerçekleştirildi. Katılacak olanlar hem kendisini ifade edebilecek hem de yeni Partiye tüm varlığı ile -yeni insan, yeni toplum adına- kanalize olabileceklerdi. HDK böylesi bir sürecin sonunda doğdu. Kürtler artık Türkiye devrimci hareketi ile daha fazla yan yana görünür olmuş ve olgunluk yakalandıktan sonra da HDP adı ile parti kurma aşamaları netleşmişti.
HDP kurulduğu günden günümüze kontra faaliyetlerde artış gözlendi. Daha önce DEHAP, DTP ve BDP içerisine çok fazla saldırı imkânı bulamayan kontra çevreler HDP ile birlikte uyanışa geçmiş ve hem Kürtleri hem de sol çevreleri hedeflerine alarak HDP ideolojisine saldırılara başlamışlardı. Bunlar her iki halkın milliyetçileri oluyorlardı!
HDP ya da DTK’nin kurulma amacı farklılıkları ötekileştirmek olmadığından, tüm dinamikler her iki oluşum içerisinde de kendilerine yer bulmuştu. Kontra çevreler HDP’li yada DTK’li olmak yerine HDP ve DTK’ye saldırılarını, bu defa içten yapmaya başlamışlardı. Kurumlar içerisinde ve arasında yuvalanan bu çevreler sürekli manipülasyonlarla içte bir huzursuzluk yaratmaya çalışmışlardı.
Bu kontra faaliyetler son süreçte iyiden iyiye açığa çıktı; amaç Demokratik-Ulus, Demokratik Konfederalizm’in Ortadoğu ve belki de dünyanın sorunlu kimi coğrafyalarında yönetim sistemi olarak hayata geçirilmesinin önüne geçmek. Ulus-Devlet’in canına okuyan bu sistem hegemonik güçleri rahatsız etmiş ve böylelikle kontralar devreye alınmışlardı.
Kontra çevrelerin sarıldıkları tek argüman “Hem Solcular, hem de din adına Müslümanlar, Kürtleri kandırıyor, kullanıyor” ya da “Emperyalistler, Kürtleri kandırıyor, kullanıyor” üzerinden şekilleniyor. Bu görüş, yani “kandırma” argümanı esasında sömürgeci zihniyetin literatüründe yer alan bir terim oluyordu. Bir kesim Kemalist menşeli gazete ve basında yuvalanarak, diğer kesim de hem Rusya bağlantılı ajanslara yazı göndererek ve hem de kimi Kürt milliyetçisi sitelerde kendilerine, ustalıkla verilen köşelerden, bir kesim de geçenlerde teşhir olan Habertürk gibi TV’lerden kontra faaliyetlerini yürütüyorlar.
Tek amaçları HDP’nin sahip olduğu ideolojiyi yalnızlaştırıp çürümeye terk etmek; çünkü bu ideoloji sömürgecilerin, işgalcilerin, talancıların, riyakarların, emperyalistlerin, kapitalistlerin, sahte solcuların, duygu sömürüsü ile yuvalanan kaçkın takımının, Ferda Çetin’in dediği gibi bir bütün “mezbele takımı”nın ellerine hapsedip, dilleriyle kirlettikleri tüm hakikatleri kurtararak hakkı olana, sömürülen ve ezilen halklar ve inançlara veriyor.
Faşizmin adresi ya da ismi yoktur; mesele, zihniyet meselesidir; kontra faaliyet yürütenlerin tek tek hangi site ve Kişi oldukları yazılabilir ama derdimiz onların zihniyeti, manipülasyonları, saldırı ve kontra faaliyet yürüttüklerini açığa çıkarmaktan başkası değildir. Siz deyin, kimi liberaller, dinciler, kemalistler, kaçkınlar, ben diyeyim devreye alınan ve halklar ile inançların eşitlik temelinde kardeşleşebileceğinin önünde duran, ahlaki-politik karşıtı bir sistem!
Doksanların katleden kontraları şimdi gazeteci, aydın ve yazarlık adı altında bir düşüncenin, halklar ve inançların, yaratılması amaçlanan özgür birlikteliklerinin katledilmesi için güçlerini birleştirip ortak saldırı düzenliyorlar. Şüphesiz iyi niyetli olarak eleştirip güç verenler var ama bu arkadaşlar, kontraların tuzağına düşmemek için, onların manipülasyonlarını anlamaları, her bir gelişmede anlık tepki verme yerine birkaç saat ya da birkaç gün beklemeleri gerekmektedir. Herkes bilsin ki ahlaki-politik tarih, HDP ideolojisine eleştiri adı altında saldıranlardan tutalım, planlayarak yapanlarına, kadro olanlarına kadar hepsini birer kontra olarak anacaktır.







