Ama en güzel olanı şu ki, bunlar en çok da siyasal hayatın gidişatına uygun düştüklerinde ete kemiğe bürünüyorlar. Dahası bu söylencelerin çıktıkları kapılar, bize genelde hayatın, özelde siyasal hayatın baştan sona ahlaki politik temeller üzerine bina edilmesini ister. Hakikatini yitirmiş, ahlaki temellere oturmayan hiçbir çabanın bir politik değerinin olmadığını yine en iyi bu söylenceler anlatmaktadır.
Günün birinde iki avcı arkadaş ava çıkıyorlar. Gide gide ormanlık, dağlık bir alana varıyorlar. Yüksek uçurumların dibinde bir yamaçta duruyorlar. Uçurum şeridinin başında siyah bir şey görüyorlar. Dürbünlerini çıkarıp uzaktan uzağa biri “bu bir dağ keçisidir” diyor. Diğeri “hayır” diye itiraz ediyor ve “Bu bir dağ keçisi değil, bir kartaldır” diyor. Sözün kısası biri keçi, diğeri kartal deyip, sözü uzatıyorlar. Uzun uzun keçi ve kartal üzerinden didişip çekiştiriyorlar lafı. Çok geçmeden bu siyah şey havalanıp uçuyor. “Yaaa!” diyor kartal iddiasını savunan; “bak gördün mü, nasıl uçtu” diyor. Oracıkta kahrından sinir krizi geçiren diğeri “o uçsa da, keçidir anladın mı” diyor bağırarak.
Yani birinin derdi çarpıtmak ise, o anlamak zorunda değildir. Bir süredir Ortadoğu’da bütün insanlığın tanıklık ettiği böyle bir gerçeklik yaşanmakta. Bir çete ortaya çıkıverdi ve kurulu-çizili sistemin sınırlarını alt üst etti. Tarihte eşine az rastlanan bir insanlık dramı ve trajedisi yaşandı ama herkes uzun bir zaman yaşananları uzaktan uzağa dürbünle izledi. İzlemek bir marifetmiş gibi.
Zaten kurulu-çizili düzenin bizatihi hakikati, bu olduğu için, izlemek doğası gereğiydi. Ne zamanki işler rayından çıktı, ne zamanki izlemekte olanlar hedef haline geldi, o zaman yoğun bir müdahale edebiyatı dökülmeye başlandı. Şimdi İŞİD çetesinin etrafında dönen buyken; keçi ve kartal meselesi de ayrıca bir hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya seriyor. Ortada öyle bir laf salatası var ki, çocuklar bile bir oyun kurarlarken, kendi oyunlarına olan samimiyetleri gereği birçok şeye ihtiyaç duymazlar.
Bu çetenin bölgede ciddi bir şekilde ortaya çıktığı günden bugüne onu sınırlayan, genişlemesini engelleyen, hatta uzun bir zamana kadar bu çeteye adım bile attırmayanın kim olduğunun karıştırılması, muğlaklaştırılmasına girişildi. Bugün bu bir türlü tespit edilememekte ve bir muammaymış gibi arapsaçına dönüştürülüyor. Kimdi acaba bugüne kadar bu çeteyi frenleyen? Etini dişine takan? Duvarlara ve hendeklere isyan eden? Yaşama dönüş koridorları açan? Tespit etmek, gerçekten çok mu zor!
Ama uzun uzun izlemek de işe yaramamış anlaşılan. Anlaşılan o ki, ya dürbün şaşı ya da kendileri. İşin en ilginci de kim suçlu o da belli değil. Şimdi öyle bir durum yaşanıyor ki, “o uçsa da keçidir” demek daha kibarcadır gibi geliyor. Ortadaki bu kandırmaca oyunu daha ne kadar sürer bilinmiyor ama matruşka misali birbirinden doğuyor. Biri diğerinin amacıdır sanki. Ortada zincirleme bir kendini kandırmaca yaşanıyor. Saha da kıran kırana bir mücadele yaşanıyorken, uzak tribünler habire yakın tribünler için tezahüratlar koparmaktadırlar. Uzak seyirciler yakın seyirciyi alkışlamaktadır. Beslemektedir. Donatmaktadır!
Ama Allah da biliyor, Mısır’daki sağır sultan da biliyor; sahada başkaları var. İstediğiniz kadar yakın seyirciyi donatın, istediğiniz kadar antrenmana çıkın o da sadece ve sadece sizin gibi bir seyircidir. Ortadoğu bambaşka bir sahadır. Siz bu sahada istediğiniz zaman tribünlerden de gol atmayı attıramazsınız. Bunun bir tek yolu var, o da soyunup sahaya ineceksiniz. Aksi halde attığınızı sandığınız her gol, sizin kalenizde kalacaktır. Yani siz istediğiniz kadar keçiyi besleyin, o bir kartaldır.
Tekirdağ 2 nolu F Tipi Cezaevi
Buradaki gerçekler Bağdat’tan döner