• Sesler bir anda meydanın ortasında, hiç prova edilmemiş bir koro gibi yükseliyor. Birbirine karışmıyor; her biri kendi acısından doğmuş, kendi hikayesinin tonunu taşıyor. Hepsi de aynı şeyi söylüyor: Buradayız!

GÜLNAZ DUMAN

Uzun zamandır Paris’e inmiyordum. Uzak, bildik, sıkıcı… En çok da yabancı. Az sonra okunacak bildirinin yoluna gidiyorum; içimde hem bir ağırlık, hem de kıpırdayan bir kuşun uyanışı. Eyleme gidiyorum… Kalabalık kadınların arasına. Yolda yürürken, sanki az sonra dinleyeceğim bildirinin içinden geçiyormuşum gibi hissediyorum; spot spot haberlerin aktığı bir videonun içinde kalırcasına.

Görünen o ki, Paris’e kasım ayına kadar her pazartesi yine bir ziyaret yapacağım; şehrin hem güzelliğine hem acımasızlığına karışacağım. Oysa ömrüme bir özen gösterip, kendime büyük bir iyilik yapıp, mecburiyetlerimi azaltarak Paris’e ne kadar az gitmiştim. Şehrin bana göstereceği acımasızlıkları son yıllarda ertelemiş, azaltmış gibiydim. Paris’te her şeye maruz kalacağım için; güzelliklerine olduğu kadar kötülüklerine de bulaşmamak için kendimi bir çeşit korumaya almak istemiştim. Evet, şehir büyülüyor ama şiddeti fena yaralıyor diye inmiyordum işte. Belki de bu yüzden Paris’e her iniş bir sınav gibi geliyor…

Haykırarak anlatacak kadınlara doğru

Kuzey’in bildik yoğun banliyösünde, Paris ve çevresinin en dertlisinden birinde yürüyorum. Çarşıdaki gara doğru… Kimse sevmez ama kendim bile neden sevdiğimi bilmediğim, toplasan iki yıllık bir mazimin olduğu Villiers-le-Bel’deyim. Adım atacak boşluk arayarak yürüyorum; benim gibi esmer, koyu tenli insanların arasından geçmeye çalışıyorum. Araştırmaya gerek yok: nüfusunun neredeyse tamamının göçmen olduğundan emin olduğum bu mahallelerin sokakları dışarıdan bakınca karmakarışıktır. Nasıl olmuşsa kaosun içinde kendine özgü bir denge duruyor. Bu düzensizliğin düzen haline gelmiş kaldırımlarında, hem korkmuş hem de özgüveni yüksek insanların arasından yürüyerek… İçlerinden geçiyorum. Az sonra onlardan bahsedecek bir topluluktaki kadınlara doğru. Burada saklananları, orada haykırarak anlatacak kadınlara doğru.

Dualar en çok bu sokaklardan yükseliyor

Güzel tenleri rengarenk ve geometrik desenli kumaşlara sarılı kadınların arasından yürüyorum… Hepsi çok çocuklu.

Yol kenarında duran şu şefkatli kadın, yanındaki küçük kızın saçlarını düzeltirken yüzünde “buraya tutunmaya çalışıyoruz” diyen ince bir yalan taşıyor.

Şu iri yarı kadın, omzuna yüklediği kendi cüssesinden büyük naylon çantayla Sarcelles pazarında satamadıklarını geri götürürken hayal kırıklığının ağırlığında eziliyor.

Bir diğeri, yanındaki çocuğun elini biraz daha sıkı tutarken, belli ki sokakta değil, hayatta kaybolmasından korkuyor.

Otobüs durağında bekleyen kadının yüzüne koca bir sabır gölgesi düşüyor.

Bir başkası ne yorgunluk ne öfke taşıyor; daha çok “hayat böyle işte” diyerek kaderini kabulleniyordu.

Zihnimi ise en çok, bu kadınların şimdiki değil, evdeki halleri düşündürüyordu. Gün boyu dönmek için sabırsızlandığı o eve girdiğinde, acaba döndüğüne değiyor muydu?

Hep yanılıyoruz; dualar en çok ne kilisede ne camide ediliyordu. Dualar en çok bu sokaklardan yükseliyordu. Bir de gündüz değil, gece vakti bu kadınlar  gün yüzü görmemiş dualar ederken, kim bilir o an Tanrı’dan ne diliyordu?

Geçmişin ağırlığı geleceğin belirsizliği

Kürtlerin de yoğun olduğu bu mahalleleri, onca yasaklı sınırı aşıp gelebilmiş kadınların, hâlâ aşamadığı dil bariyerine rağmen varolan bir dil zenginliği dolduruyordu.

Peki neden  az sonra gideceğim merkezi mahallelere aksine, hayatın ağırlığı altındaki bu getto kadınlarının adımları hep yavaş ilerliyordu?

Yüzleri karmakarışıktı: ne geldikleri ülkede bırakılmış şiddetleriyle ne de bundan sonrası için umut vaat eden geleceğiyle… Ne kadar boyasan da, o yüzlerdeki göçün yorgunluğu makyajla da kapanmıyordu.

Yabancılık, aidiyetsizlik, öfke… Bir yarım kalmışlık, hibritlik… Ama yine de beni özendiren bir egzotiklik de eksik olmuyordu. Yanından geçtiğim kadınların konuşmaları bana Güney Amerika dillerinin sıcaklığıyla, Arapça’nın şiirleriyle karışan bir tını gibi geliyordu.

Zaten az sonra okunacak bildiri gibiydi bu kadınların yüzleri; o A4’ün yüzü gibi bembeyaz bir ifadeyle, hem geçmişin ağırlığını, hem de geleceğin belirsizliğini aynı anda taşıyordu.

Günün sonu hangi şiddetle kapanıyordu?

Sürgün nedir, aile nedir, devlet nedir, güven nedir, anne olmak nedir, dil bilmemek nedir? Göçmen bir erkeğin eşi ya da çalışan bir kadın olmak nedir? Bu ortamda çocuk olmak, işsizlik parasıyla yetinebilmek? Ama dönüp dolaşıp, bu ortamda yine de insan gibi kalabilmek için çabalamak nedir… Eylemin bildirisini görmeden okuyordum yüzlerinden.

Ne dünya onların yaşadıklarından haberdar, ne de onlar dünyanın olup bitenini umursuyordu. Trenlerde dönüş yolunda uyuyacak temizlik işçisi kadınlar da, “Mayşo mayşo” diyerek mısırlarını satacak Afrikalı kadın ya da gece boyunca bedenini satacak genç kadın… Hepsi aynı günün içinde, aynı şiddetin farklı yüzleriyle yaşıyordu.

Biz eylemdeyken biraz sonra, evleri varsa evlerine, yoksa göçmen yurtlarındaki küçücük odacıklarına girdiklerinde, bu bitmeyen günün gelmeyen sonu acaba hangi şiddetle kapanıyordu?

Niye bizimle olmasınlar ki?

İşte ben o kadınların arasından yürürken, bu düşünceler de zihnimde yürüyor.

Garın karşısındaki, kadınların hiç girmediği iki büyük cafe, erkekliğin iki ana merkezi gibi tam ortada duruyor. Sağdakine rahatça girip, sahipleriyle selamlaşıp ayaküstü kahvelerini içtiğim bu mekandaki kadın nüfusumuz, kırk erkeğe karşı yüzde beşte duruyor.

Nihayet, garın girişindeki bariyerlere geliyorum… O bariyerler ki; bana her seferinde sınırların, hayatın, kentlerin, kurumların ve tren garlarının sertliğini; göçmenlerin geçemedikleri yerde ya yakalandıkları, ya kaçmaya çalıştıkları ya da vuruldukları sahneleri tekrar tekrar hatırlatıyor.

Metro çıkışında, yanımdaki arkadaşımla bizi büyüleyen, hangisi olduğunu bir türlü çözemediğimiz o kokunun izinden kendimizi alıkoyup eylem yoluna dönüyoruz. Geldiğim Paris merkezinde bu kez de güzel etekli, tril tril bluzlu kadınların yanından geçiyorum… Yolda kimisi hızlı hızlı, kimisi nazlı nazlı yürüyen, saysan yüz adım ötedeki eylemden habersiz yüzlerce kadının arasından geçip gidiyorum. Keşke onlar da bilse ve gelse diye içimden acımtrak bir sızı, yüzümden hüzünlü bir esinti geçiyor… Niye bizimle olmasınlar ki diye iç geçiriyorum!

Hikayelerin yanından geçiyorum.

Oysa şu yalnız kadının da yanından geçiyorum… Belki bıkkın… Belki sevildiğini sanan aşık kadınların… Şu gelecek belirsizliğini gözlerinden okuyabildiğim genç kadının… oturumu olmayan, dünyanın bir yerine sığdırılamayan göçmen kadının yanından… Belki de bu akşam, bir erkek tarafından öldürülecek kadınların arasından geçiyorum.

Oysa  kelebekli-çiçekli pastel ipeğimsi kloş eteğinin verdiği canlılıkla yürürken, yüzündeki yorgun ve cansız haline uymayan kadının içindeki öfke, belki de eylemin öfkesinden daha çok bilenmiş…

Geçiyorum işte: kaldırım taşının üzerinde dilenen kadından… Yanındaki kız çocuğundan. Kahkaha atan ama gerçekten gülüp gülemediğini bilemediğim kadınların yanından… O yüzlerin, o hislerin, o tenlerin, o telaşların, o belirsizliklerin, o bilinmeyenlerin… Anlatsalar neler neler dinleyebileceğim köklü ve içli hikayelerin yanından geçiyorum.

Özgür olmadığımızı hatırlıyorum

Rue de la Paix boyunca yürürken, vitrinlerdeki mankenlerin donuk bakışlarıyla yanımdan geçen kadınların canlı, telaşlı bakışları arasında tuhaf bir karşıtlık oluşuyor… Biri hiç yaşamamış, diğeri fazlasıyla yaşanmış bir karşıtlık.

Kaldırım kenarında bekleyen yaşlı bir kadın, bastonunu yere vururken çıkardığı ritmik sesle sanki kendi küçük protestosunu yapıyor… Kimse fark etmese de bana koca bir tarihi anlatıyor.

Vendôme’a yaklaşırken bir kadının adımlarının hızlanması, meydanın çağrısını duymuş gibi bir kararlılık taşıyor. Arkadaşlarının, kalabalığın içine hemen karışmak isteyerek koşmaya başlıyor.

Bir anda o renkli kalabalıktan çıkıp alana yaklaştığımda, sanki şehrin ışığı bir düğmeyle kısılmış gibi sokak siyahlaşıyor. Polislerin renkleri kadınların renkli elbiselerini görünmez kılıyor. Parlak elbiseler bir anda üniformaların mat siyahına çarpıyor.

Meydanın kenarındaki polis bariyerleri meydanı bölmek için, her zamanki gibi yine orada duruyor. Metalin soğukluğu, kadınların sıcak nefesiyle tezat oluşturuyor. Telsizlerden kesik kesik gelen sesler, eylemde duyurulmak istenen şiddet hikayelerini aratmıyor. Protesto edecekken, duyulan bu frekans sesleri bile derin bir şiddet uyguluyor. Devletin dili kulağa, bazen bir erkeğin öfkesinden bile daha keskin geliyor. Ve bu ses, az önceki huzurumu bozuyor. Polislerin omuzlarındaki sert kumaş, gördüğüm narin bluzlarının hafifliğini bir anda silikleştiriyor. Şehir, bir saniyede başka bir ruha bürünüyor. Özgür olmadığımı, özgür olmadığımızı hatırlıyorum.

O siyah üniformalıların da yanlarından geçiyorum. Ama polis kordonunu geçince, neyse ki rengarenk kadınların kalabalığı gözümü gönlümü açıyor.

Kadınların bir kısmı, çocukluğunda yaşadıklarını bu olgun yaşlarına kadar hala atlatamadığı için burada. Kadınların o içine döktüğü her neyse, şimdi sloganla haykırılıyor. Kuytulardaki kadınlar şiddet görmesin diye, binlerce kadın meydanlarda eylemler yaparken devletten şiddet görüyor. (Fotoğraf: AFP)

Hepsi de aynı şeyi söylüyor

Vendôme’de her pazartesi akşamı olduğu gibi, yine kadınlar yavaş yavaş belirmiş. Kimi tek başına, kimi yanındaki başka bir kadın arkadaşıyla. Yüzlerinde öfke değil, bir çeşit kararlılık; uzun zamandır içlerinde taşıdıkları bir cümlenin nihayet dışarı çıkacağına dair bir sabır okunuyor.

Meydanın taşları gün boyu güneşten ısınmış, akşam serinliğinde hafif bir buğu gibi nefes alıp vermeye başlamış. Bisikletiyle ekmek almaya gelmişken eyleme de katılan kadınlar da aramızda. Kadınlar kadar duyarlı olan erkekler… Onlar da burada.

Sloganlar önce fısıltı halinde dolaşıyor. Bir kadının dudaklarından dökülen kelime, yanındaki kadının göğsünde yankı buluyor; sonra üçüncü, sonra beşinci… Her notadan sesler birbirini kovalıyor. Bir anda meydanın ortasında, hiç prova edilmemiş bir koro gibi yükseliyor. Sesler birbirine karışmıyor; her biri kendi acısından doğmuş, kendi hikayesinin tonunu taşıyor. Bazı sesler ince, bazıları çatlak, bazıları öfkeyle kalınlaşmış. Ama hepsi de aynı şeyi söylüyor: Buradayız!

Konuşmalar birer tanıklık

Konuşmalar başladığında meydanın havası değişiyor. Bir kadın mikrofonu eline aldığında, sesi hoparlörden değil, meydanın taşlarından yükseliyormuş gibi duyuluyor. Her cümle, yıllardır biriken bir öfkenin değil, biriken bir bilginin ağırlığını taşıyor. Kurumsal ihmal, karakollardaki dışlanma, dil bariyerleri, bütçe yokluğu… Konuşmalar birer rapor değil; birer tanıklık. Her tanıklık, sanki meydanın ortasında üst üste biriken dosyalar oluşturuyor: devletin görmezden geldiği hayatların dosyalarını.

Bir kadının gözlerinde, yıllardır karakol kapılarında, idari masalarda, yabancı dillerin arasında sıkışmış bir hayatın izleri okunuyor. O sessizlik, sloganlardan daha keskin bir şey söylüyor: “Biz de buradayız. Ve bu yasa bizi de kapsamak zorunda.”

Çözüm sokaklarda aranıyor

Belki şu kadınların bir kısmı, çocukluğunda yaşadıklarını bu olgun yaşlarına kadar hâlâ atlatamadığı için burada.

Belki bu gece ya da gündüz, bir kuytuda, bir okulda, bir yurtta, bir evde… En çok sığınması gerekenler, bir ensest ya da bir tecavüz yaşamasın diye, onca yolu benim gibi kat edip elli kentte buluşuyor. O tek çocuk için, bütün anneler ya da belki de hayatında hiç çocuğu olmamış kadınlardan birkaçı, kendisi için gözleri dolsa da, 160 bin çocuk için içindekini boşaltıyor. Konuşmayan, konuşamayan kadınların o içine döktüğü her neyse, şimdi sloganla haykırılıyor. Anneler daha iyi annelik yapsın diye, annesini evinde bekleyen çocukların, döndüklerinde yatıştırmaya çalıştığı çocuk öfkeleri olacak bu akşam.

Hem öyle bir öfke, hem  de öyle bir netlik var ki Vendôme kadınlarında, sanki hepsi şiddete uğramış da az önce, öyle buraya gelmiş. Sanki hepsi birer mağdur… Çocuğa yönelik şiddetin içinden geçmiş.

Hangisi hangisidir diye bakıyorum bu kadınların yüzüne. Ama hiçbirinde tek bir tane değildi hikaye. Her yüz, bir ömrün katman katman birikmiş ağırlığı kadar ağır.

Kuytulardaki kadınlar şiddet görmesin diye, dünyanın birçok köşesinde binlerce kadın meydanlarda eylemler yaparken devletten şiddet görüyordu. Onların duaları, az ötede olsa bile, hiçbir Tanrı’nın evinden duyulmuyor. Onların duaları, yalnızlıklarına evlerinde değil, sokaklarda çözüm arıyor.

Peki sen?

Sen şu an neredesin? Kim bilir; sen şu an ne haldesin?

Hanginiz bu kente daha dün, yeni geldiniz? Hanginiz dün gece aç yattınız?

Hanginiz daha çok savaşın içinden geçip yine de ölmemeyi başardınız? En istenmeyen ülkeden, en istenmeyen dinden aforoz edildiniz… Kim bilir.

Hanginiz başka bir kültürde eridi.

Hanginize ne olmuş, ne bitmiş yıllarca orada, burada… kim bilir. Kim bilir neydiniz o dosyalarda; biriken, biriken, biriken…

Kadınlar arasındaki bariyerler!

Bir kadınla, başka bir kadının arasında duran bariyer… aslında hemen kırılıverilebilecek o bariyer…

Her yer terk edilmiş kadınlarla dolu: sokaklara, ülkelere, erkeklere, evlere, odalara, kendine terk edilmiş… Kendine bırakılmış kadınlar. Bariyerin öte tarafında ise, iç bariyerlerini aşıp alanlara, başka kadınlara, kendisi gibi olanlarla kendini çoğaltmış kadınlar duruyor.

Vendôme’de pazartesi, artık bir gün değil. Bir ses. Bir çağrı. Bir ısrar oluyor.

Ve bütün bunların ortasında, pazartesi akşamı bir ritme dönüşüyor. Bir protesto değil, bir hatırlatma… Bir gösteri değil, bir hesaplaşma. Bir kalabalık değil; bir toplu hafıza.