14 Temmuz’da Diyarbakır kuşatmaya alındı. Tanklar, toplar, akrepler, gaz bombaları, tomalar, inip kalkan helikopterler vs…
Ortada Vali başta olmak üzere herhangi bir yetkili yoktu. Muhtemelen mobese kameralarından merkeze akan görüntülerden kuşatmayı koordine ediyordu. Diyarbakır’ın her sokağın da bu kuşatmaya karşı bir direniş vardı. Kadını, erkeği, yaşlısı, çocuğu özgürlük, adalet ve demokrasi için sokaktaydı. Tablo gün boyu hiç değişmedi. Yaralılar, gözaltılar…
Merak edilen şu: 14 Temmuz 2012 tarihin de Diyarbakır’da yaşananlar tarihe nasıl geçecek?
İnsanlığın tarihinde vahşet, zulüm, şiddet, ırkçılık ve faşizm olarak yazıldı bile… İnsan olmayanlar ise kendine göre yazmaya, yorumlamaya devam etsin…
Ahmet Kaya’nın bir şarkısın da dile getirdiği gibi, „Diyarbakır etrafında tanklar var, kuşatmışlar dört bir yandan kenti ordular. Kalkacak neredeyse ayağa surlar...“
İşte o 14 Temmuz günü de Diyarbakır surları ayağa kalkmış, vahşete tanıklık ediyordu, tıpkı yıllar önce Diyarbakır zindanın da yaşananlara gözyaşı akıttığı gibi…
Diyarbakır zindanında da devrimcilere, „Adalet mülkün temelidir“ yazısı altında işkence yapılıyordu, bugün de söz de „ileri demokrasi“ adı altın da halka zulüm yapılıyor. Diyarbakır zindanının iki yüzü vardı, biri özgürlük, diğeri ise iktidarın karanlık yüzü idi… Bugün de öyle değil mi? Bir yandan özgürlük talep eden bir halk, diğer bir yandan da iktidarın gücünü kullanarak zulüm yapan bir iktidar… İktidarların karanlık yüzü hiç değişmiyor. Diyarbakır zindanın da yaşatılanlar da bir devlet politikasıydı, bugün Diyarbakır’da yaşananlar da bir devlet politikası…
Beş gün önce Diyarbakır’da yaşananlar tam anlamıyla bir vahşetti… Diyarbakır Vali’si Toprak’ın halka ve milletvekillerine yönelik uygulanan orantılı şiddete ilişkin, „Orada ne işiniz var? Milletvekili misiniz, eylemci mi?“ sözleri yaptıkları şiddeti meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildi. Eylemci olsa ne olur, milletvekili olsa ne olur? Ey Vali, sen önce İçişleri Bakanı’ndan aldığın talimatla ortak yaptığınız zulmün hesabını ver…
Bu politika böyle bir şey galiba, halkın yüzüne baka baka yalan söylemek. BDP’nin mitingine yasak kararına ilişkin, Başbakan yardımcısı Beşir Atalay, „yasaklara karşıyım, çıkacak olaylardan endişe duyuyorum“ sözleri aslında, haberiniz olsun, siz bu mitingi yaparsanız biz de ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririz demekti, nitekim de öyle oldu… Özü itibariyle, biz sizden Newroz’un rövanşını alacağız bilginize tebliğ edilir mesajı idi… Roboskî’de yarım saatte 34 Kürt köylüsünü bombalarla parçalayıp, yakınlarını saygısız bir dille aşağılayanlar, BDP’nin mitingini yasaklayıp, halka ve milletvekillerine işkence yapmaktan mı çekinecek?
Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, „BDP suç işlemiştir“ yönündeki iddiası da aynı maydanozdur. Suç olan demokratik çözüm ve barış istemek değil, tam tersine halkın taleplerini ve demokratik tepkisini engellemek ve yasaklamaktır. Bizzat suçu AKP işlemiştir…
AKP’nin, „biz Kürtlere hiçbir hak tanımayız“ yaklaşımı, ırkçılıktan başka bir şey değildir. AKP’nin anlamadığı şu, Kürtler yıllardır her türlü acıya katlandılar, her türlü zulmü gördüler, evlatlarını yitirdiler bundan ötesi var mı? Katlanamadıkları tek şey ise yok sayılmaları… Sen meşru gösterilere izin vermeyeceksin, binlerce polisi sokağa döküp, gaz bombaları, tazyikli su, coplarla saldırtacaksın, çoluk çocuğun çıplak bedenlerini coplayıp, sonradan da polis arabalarına tıkacaksın. Bu yetmeyecek, Kürtlerin ifade özgürlüğünü kısıtlayacaksın, gazetecileri, akademisyenleri, öğrencileri, siyasetçileri, sendikacıları, avukatları tutuklayacaksın, kendi yarattığın sözde yeni düzendeki iktidar da, senin gibi olmayan herkesi baskı ve zorbalıkla sindirmeye çalışacaksın, sonra da utanmadan demokrasiden bahsedeceksin… Yok, öyle üç kuruşa beş köfte…
Özgürlükler kolay kazanılmaz, demokrasi kolay olgunlaşmaz, bu halk yıllardır çok bedel ödedi, insan hakları çıtası böyle yükseltildi. AKP torna tezgâhından çıkmış tek tip insan yaratmaya çalışsa da bu mümkün değil. Yaratanların başına neler geldiğini biliyoruz.
Yıllar önce Diyarbakır zindanın da, devlet talimatıyla, Esat Oktay Yıldıran tarafından devrimcilere işkence yaptırılıyordu, bugün de Erdoğan eliyle, polis tarafından halka işkence yapılıyor… Bu durumda, Erdoğan’ın, Esat Oktay Yıldıran’dan ne farkı var? 2012 14 Temmuz’u bunu bir kere daha öğretti bize…
Burası Huma değil, Amed…