Ağustos ortalarında Kumçatı'dan uzaktan bakabildiğimiz Şırnak'a girişe izin veriliyor artık. Ama yol üstünde adım başı kurulu birçok kontrol noktasında kimlik, GBT kontrolü ve aramalardan geçebilirseniz. Başka bir ülkeye giriş yaparken bile bu kadar eziyet çekmiyoruz diye düşünüyor insan. Derken yerle bir olmuş şehre varıp, şehrin dokusuna tamamen yabancı olduğu sırıtan görüntülerle karşılaşınca; neredeyse her bir tümseğe dikilmiş bayrakları, yıkıma devam eden iş makinelerini, dolaşan zırhlı polis araçları ve her yanda karşınıza çıkan ellerinde koca koca silahları ile polisleri görünce ikna oluyorsunuz; evet, burası ilhak edilmiş topraklar.
İş makineleri öyle birer birer değil, üçer beşer yıkmaya devam ediyor. Yıkıyor, molozları kaldırıyor, hafriyat kamyonlarına yüklüyor, toz duman içinde kaybediyorlar. Ortada büyük bir telaş sezinliyorsunuz. Tarihe, eskiye ait, halka ait, yerli kültüre ait ne varsa bir an evvel kurtulma telaşı. Şırnak tarihteki adıyla Şehri Nuh, kuruluşu milattan öncesine dayanan, Guti, Babil, Med, Asur, Pers, Sasani, Emevi, Abbasi, Selçuklular ve Osmanlılar'dan izler taşıyan bir şehir.
Bir eski tahta yığınının yanından geçerken öğreniyoruz; yıkıntıları üzerinde durduğumuz yer 19. yy.‘da yapılmış 360 odalı Abdurrahman Ağa Kasrı. Bu ağaç yığını da buradan alındığında düzlük bir alan kalacak yerinde. Başkaca tarihi eserlerin de halka ait binalarla beraber yıkıldığını anlatıyor şehri bilenler.
Bir Şırnaklı diyor ki; "Yasak sonrasında şehre geldiğimizde gördük ki, binalarımız, evlerimiz, sokaklarımız yıkılmış, harabeye çevrilmiş, sağlam kalanlar dahi yıkılmaya devam ediliyor. Hatta, molozları da kaldırdıkları yerlerde evlerimizin yerini bulmakta zorlandık. Ama camiler, devlete ait binalar ayaktaydı. Halen o binalardan hasar görmüş olanlar dahi yıkılmıyor, onarılarak ayakta tutuluyor. Devlet "ben sağlamım, yerimdeyim. Ama sizi yaktım, yıktım, izlerinizi bile yok ediyorum" diyor sanki."
Binaları yıkmakla tarihi silmek mümkün mü? Değil ama yalanları ile beşerin hafızasına yeni bir resim çizebilirler, bu pekala mümkün ve buna çabaladıkları aşikar. Şırnak Valisinin açıklamalarına göre 25 metre genişliğindeki yolları ile, yenilenmiş alt yapısı ve binaları ile modern konforlu bir kent yapacaklarmış Şırnak'ı; modern ve kendilerine ait ve yenilmiş, umutları olmayan, o kadim ruhunu kaybetmiş bir şehir. Mümkün mü? Bu soruya cevabı yine Şırnaklılar veriyor aslında.
Konuştuğumuz pekçok Şırnaklı; yaşadıkları büyük acılara, kayıplara ve halen devam eden tehdide rağmen vatanına, evine, tarihine, kimliğine geri dönmüştü. Büyük acıları konuşurken kimileri "umudum yok" dese de belli ki bir umudu, bir cesareti vardı orada o yıkıntıların arasında yeniden var olabileceğine dair ki gelmişti. "Gör, nasıl yeniden yaratılırım,/Namuslu, genç ellerinle./..." diyen Ahmed Arif düştü aklıma.
Sonra, Ağustos ortalarındaki Kumçatı ve çadırları anımsadım; Şırnak'ın tam karşısındaki tepeye kurulmuş derme çatma çadırların tümü yüzünü Şırnak'a dönmüştü. Umutları vardı ve vazgeçmiyorlardı. Devletin zulmünü bir kenara koyarsak, en büyük şikayetleri "yalnız bırakıldık" olmuştu. İki kelime ile çok şey anlatmış, taleplerini sıralamışlardı. Duyuldu sesleri elbet ama çok az duyuldu, taleplerine cevap yaratılamadı maalesef. Milyonlarca "duyarlı "insan vardı lafa gelince ama Şırnak'ta, Silopi'de, Cizre'de, Sur'da o yıkıntıların arasında, büyük yokluk ve yoksunluklarla halen yalnızlar. Ve suskunlukları ile ayıbımızı yüzümüze vuruyorlar.