Bugünlerde Tezer Özlü’nün kitapları elimden düşmüyor. Sınırsız özgürlük arayışını, dünyaya kafa tutma ve makbul vatandaş olmama halini, başkasının acısına karşı hissettiği duyarlılığı, kırılganlığını ve naifliğini seviyorum.

İsyankardır; “Yaşamın Ucuna Yolculuk”ta, “Sizin düzeninizle, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yanım yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. (...) Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka herşey olduğumu duyuyorum” diye isyan eder ve hayatında kendisini taşıdığı yerden memnundur. Çünkü makbul değildir.

Bir insanı severken de özgür olmak ister; “Her insan kendi sevgisini taşımıyor mu. O halde neden ilişkileri bir insanda toplamak” diye yazar. “Toplum dedikleri kitlenin” bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasına dikkat çeker ve “Aklımı ellerinizden kurtardım. Geçti. Ben gökyüzümün altında, topraklarımın üzerinde olacağım” der.

Başkasının, dünyanın acısına ortaktır. Daha doğrusu dünyanın acısı kendi acısıdır. Aynı kitapta yer alan “Bundan böyle acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar verdim. Yaşamımın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı?” sözündeki acı ile arasında kurduğu ilişki ilginç değil mi? Acı ile kahrolma değil de, acı ile baş etme, acı ile birlikte yaşama yöntemidir bu aslında.

Ya da; “Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü” diye yazar.

Coğrafyanın kader olduğu bir yerde, yaşam ve ölümle hesaplaşmak için yazar.

Sık sık ölüm haberleri aldığımız bu günlerde şu dediklerini her gün okuyorum: “Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.”

Bu sözler bana, bir dayanma, direnme noktası veriyor. Son birkaç yıldır -özellikle 20 Temmuz Suruç katliamı- hayatımızdan çıkıp giden dostlarımızın, arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın geride kalan bizlere bıraktıkları mesaj aslında tam da Tezer Özlü’nün yıllar önce yazdığı bu sözlerdeki gibi değil mi?

Kobanê’nin Paramaz Kızılbaş’ı Suphi Nejat Ağırnaslı’nın bir devrimi savunmaya giderken geri kalanlara bıraktığı “Şimdi tıpkı Peter Pan gibi Neverland’a gidiyorum” ya da “Her yürek devrimci bir hücredir. Hayal gücü iktidara” sözlerini düşünelim. Dünyaya, aslında geride kalan bizlere ihtiyacımız olan sadeliğin ve kararlılığın parolasını vermiş değil mi?

Rojava şehidi Sibel Bulut’un, Kobanê savunmasının tam ortasında söylediği “Buradayız, bir yere de gitmiyoruz” sözü ya da Arin Mirkan’ın DAİŞ tanklarını durdurmak için bedenini siper etmesi, direnişin alfabesi değil mi?

2013 yılının Ağustos ayında gerillanın sınır dışına çekildiği günlerde Metina’da röportaj yaptığım Mazlum Volkan, geçtiğimiz Eylül ayında Dersim’de şehit düştü. Mazlum Volkan’ın geri çekilme süreci için büyük bir sadelik ve olağanlıkla söylediği “Barış için fedakarlık yapıyoruz” sözü, dünyanın ihtiyacı olan bir eylem değil mi?

Anlatmak istediğim ya da yaptığım ölmek ya da öldürmeye övgü değil. Aksine yaşamayı seviyorum, yaşamak istiyorum. Bu nedenle devrimciyim. Ancak, başkasını yaşatmak için kendi canını vermenin, dünyanın en erdemli hali olduğunu düşünüyorum.

Beckett, bir oyununda karakterine “Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında bir başka yerde bir başkasının gözyaşı diner” diye söyletir.

Ölüm de öyle değil mi?

Sibel, Paramaz, Emre, Arin ve diğer savaşçılar, Kobanê’de DAİŞ çeteleri karşısında canlarını niçin verdiler?

Ya da Mazlum Volkan, Ordu’da memleketim Karadeniz’in dağlarında hayata neden veda etti?

Metina’da o sıcak yaz gününde büyük bir sadelik ve yalınlıkla söylediği “barış için fedakarlığı” kim için yapmıştı? Sadece kendi için mi?

Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Asya Yüksel, o vahşet bodrumlarında katledilmeden önce, “Cizre’yi asla terk etmeyeceğiz” diye neden demişti?

Unutmayalım; tam da Tezer Özlü’nün dediği gibi her birimiz; bütün yaşama cesaretini ölülerden alıyoruz. Sadece yaşama cesaretini de değil, yaşama hakkını da. Demek ki ölülere borçluyuz.