Ahmet Kahraman
Oldum olası, ırkçıların soy ağacı, insanların başat merakıdır. Araştırmacılar için de dayanılmaz bir çekicilikte bir tema...
Stefan Zweig, çoğu dönme dönme, dömbelek devşirmelerin en usta yazarıdır.
Birçok yazar, Alman Nazilerini mercek altına alıp, soy ağaçlarını dallarını tek tek silkelediler. Hitler, Alman değil Avusturya yurttaşıydı. Ama Alman ırkçısı ve Yahudiliğin evrensel düşmanıydı. Ama köklerini araştırırken, soy ağacındaki “Yahudilik“ damarı didiklediler.
Çünkü, insanlığın asıl belası dönmelerdi. Milliyetçilik hızında, “asıl unsurlar“ın önüne geçip kendilerini kanıtlarken, her yanlarıyla kana bulanıyorlardı.
Dinin son dönmeleri de böyledir. En birinci dindar adına en gaddar, en kıyıcı kesilen bunlardır. Türk devleti, bu bakımdan çakma hızlı dindarların kan banyosu alanıdır.
Maraş, Çorum, Malatya, yine Sivas katliamları ve IŞİD’çilere ihale edilenler...
Kısacası sonradan olmalık, insanlığın başına beladır.
Her neyse, vahşetin bahçelerinden konumuz, “büyük Türk büyüğü SS“ (Süleyman Soylu) vak’asına geçelim. Bir “vak’a“ çünkü, kendi şahsı bir “kopya“dır. Hakikilikten uzak. O nedenle hayatı boyunca, “hakiki olma“ taklaları attı durdu.
“Vak’a“nın idolü, birinci derecedeki rol modeli Mehmet Ağar’dı. Ama sonra, gömlek değiştire değiştire, Hitler’in İçişleri Bakanı ve SS birliklerinin başkomutanı Heinrich Himmler’in, zekaca az gelişmiş kopyası olarak karşımıza çıkıyordu.
Himmler’in baş özelliği, Hitler’e Alman kurdu bir köpek kadar Hitler’e sadık idi. Bu özelliği ile onun gölgesi, Nazi rejiminin de ikinci adamı konumundaydı.
Gelin görün ki, Faşizm bir kurt kanunu düzeniydi. Burada dostluk, sadakat sözde, ama çıkar tek gerçekti. Süslü nutuklar yerinde dursun, herkes kendi çıkarının adamıydı. İnanç, davaya hizmet, şefe bağlılık kulağa hoş gelen bir masaldan ibaretti. Çıkar dengeleri bozulduğunda, altından ihanetler fora ediyordu.
O nedenle Hitler, Berlin’de gizlendiği sığınakta son demlerini titreyerek geçirirken, “köpeği kadar sadık“ bildiği Himmler, o sırada kendi çıkarının yeni pepirik taşlarını döşüyor, canına karşılık Almanya’nın teslimiyet pazarlığını yürütüyordu.
Diktatörlüklerin ruh haritasında danstır, bu.
Türk tipi Faşizmde, Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan ayrı örneklerdir. Davutoğlu, Recep Tayyip’in beyni ve aynı zamanda uyguladığı şiddetin sopası, ötede cellat başıydı. Kürdistan’ı yıkan yetkili havalarında...
Babacan ise Recep Tayyip’in, bütün parasal girdi-çıktılarının sırdaşıydı. Tarikatları yanında cem eden...
Faşizmin kaderine bakın, üçlü şimdi birbirine diş biliyor. Çıkar yolları ayrıldı, çünkü.
Din, iman, inanç ve ırkçılığın salt kandırmaca hikayesinden ibaret olduğu Faşizmde, SS ile efendisinin sonu ne olur, nasıl gelişir bilemeyiz.
O şimdilik, kendisine ayrılan alanda, kendi geleceğinin taşlarını döşüyor, sadece. Bir cahil adamdır, o. Öte yandan herkesten hızlı görünmeye bir dindar, ırkçılıkta en önde gitmeye çabalayan vahşi bir Kürt düşmanıdır...
Geçenlerde, müzisyen Helin Bölek’in ölüsüne saldırırken, “cenazesinin etrafında dans ettiler“ diye aşağılıyordu, Aleviliği. Sonra, “Bizim kültür ve inancımızda böyle bir şey yok“ diyordu.
“Bizim...“ kimdi? O kim, “bizim kültür kime aitti, bu topraklarda? SS, “biz“ ve “bizim“ olarak, hangi yerde, kimin temsilcisiydi?
Önce, SS’den evvel, yer yüzünün gerçeğine bakalım:
Yer kürenin bütün dini inanç ve toplumsal geleneklerinde ölüler kutsal ve mutlak dokunulmazdır. Ölü toprağa uğurlanırken her gören, önünde saygı ile eğilir veya kimi kültürlerde olduğu gibi yakarıya durulur.
SS’nin temsil ettiği “Türk“ prototipi, bu konuda dünya ve giderek evrensel dinler dışıdır. IŞİD ve El Kaidenin dinine yakın, onunla bütündür SS uygulamaları. Çünkü, hiç bir dinde ve gelenekte olmayan, SS uygulamalarında vardır. Kürt ölüleri, Türk ırkçılığının yüceltme adına saldırı merkezidir. Ölüler işkenceye maruzdur. polisleri, cenazeye saldırıp kaçırdılar.
AKP İslamı bu. Ama evrende, din dışılıktır, bu.
Dansa gelince, her din ve inançta ritüeller farklıdır. Alevilik de bir dindir. Semah, dini ritüeldir Alevilikte. İnananların, transa geçme halidir...
Gelgelelim “Bizim kültürümüz“ diyordu, SS.
Doğum yeri, soyunun mekanı, dününden hareketle soy ağacına baktım. Köyünü, köyünün bulunduğu mıntıkayı, Of ve Çaykara’yı bilen dostlarla konuştum.
SS, Of’a bağlı Çamlı köyündendir. Çamlı ismi ise birçok şey gibi çakma, yalan, sahtedir. Köyün, tarihle oluşmuş adı İşkanaz’dır.
İşkanaz, bütün çevre gibi Pontus ülkesine dahildi. Köy, 1920’lere kadar dili, zengin kültürüyle Rum’du. Etrafta Türk, cani, Müslüman yok, kilise ve okul vardı.
Sonra, Türk ırkçılığı kalıbından çıktı. Soykırım günleri başladı. İngilizlerin isteğiyle, Rum kırımı yapan Topal Osman çetesini bertaraf etmekle görevlendirlen Atatürk, çetebaşı ile uzlaştı. Onu kendine baş muhafız yaptı.
Rum kırımı hızlandı. İnsanların bir kısmı, Yunanistan’a kaçarak canını kurtardı. Kalanlar can derdiyle Türk ve Müslüman oldu. 1923’de Sümela Manastırı ateşe verilerek, Pontus’un tabutuna son çivi çakıldı.
Bu arada İşkanaz’ın adı Çamlı diye değişti. Kilisesi yıkıldı. Ama Rumca konuşmanın önüne geçemediler. Yaşlı kesim, hala soylarının dilini biliyor. Yakın tarihe kadar, ahır kuytuluklarında mum yakıp gizlice ibadetlerini yapıyorlardı.
Demek istiyorum ki, “büyük Türk büyüğü“ SS, “bizim dinimiz, inancımız, kültürümüz“ diyordu, ama soyunun pınarı İşkanaz’dı. Kendisi de orada doğdu. Evi var.
İyi de nedir, SS? Kimdir? İşkanaz’ın ruhu sen söyle, SS gerçekte nedir?