
Örneğin Almanlar felsefe alanında isim yapan düşünürleriyle övünürler. Haksız da sayılmazlar. , , , , , , ve gibi filozoflar, halen günümüz dünyasının da entelektüel idolleri konumundadırlar. Aynı şey Fransızların Descartes, , , , , Robespierre, Marat, ve Danton’u için de söylenebilir. Bunlar da siyasal alanın birer duayenleri olarak bilinirler. İngilizlerin de Adam Smith ve David Ricardo gibi meşhur ekonomistleri vardır. Bu minvalden daha bir sürü örnek sıralanabilir.
Dünyadaki tüm halklar gibi Kürtlerin de gerek düşün ve edebiyat gerekse de savaş ve direniş alanlarında yetişmiş büyük şahsiyetleri vardır. Şu bir gerçektir ki üzerinde yaşadığımız topraklar, onca savaş ve işgale maruz kalmasaydı, bugün sözünü ettiğimiz konularda çok daha zengin bir miras ortaya çıkardı. Çünkü insanlık tarihinin başlangıcında başat rol oynayan bir coğrafyadan ve onun insanlarından konuşuyoruz. Bugün de coğrafyamız tüm sosyal bilimlere iş çıkaracak kadar araştırma ve inceleme potansiyeline sahip bir konumdadır. Ama maalesef bu potansiyelin öznel aktörlerinden biri olan Kürtler, sürekli dış güçlerin saldırı ve işgallerine maruz kalmış ve dolayısıyla da sosyal, siyasal ve sanatsal dinamikleri daima dumura uğratılmıştır. Hiç şüphesiz bunun toplumda yarattığı içsel sorunlar ise ayrı bir tartışma konusudur.
Maalesef bizler kuşak olarak Ehmedê Xanê, Feqîyên Teyran ya da Melayê Cîzîrê gibi büyük üstatların külliyatlarıyla çok geç tanıştık. Alişêr ve Zarifeleri, Şeyh Saitleri, İhsan Nurileri ve Seyit Rızaları da çok sonraları öğrendik. Çünkü hayata gözlerimizi açar açmaz sömürgeciliğin o yasakçı ve baskıcı uygulamalarıyla karşılaştık. Zaten yıllarca da onun dili, kültürü ve zihniyet kalıplarıyla yaşadık. Bu bir itiraftan ziyade mevcut verili bir gerçekliktir. Onca mücadeleye rağmen bugün dahi bu durum yeterince aşılmış değildir. İşin gerçeği bu. Dolayısıyla halen kendi özümüzle, tarih ve coğrafyamızla sorunlarımız yok değil. Aşamıyoruz. Elbette ki yeterli bir çabamız da yok; sormuyor, sorgulamıyoruz. Öğrenmiyoruz. Önemsemiyoruz. Oysa sadece biraz merak ve ilgi bile birçok hakikati gün ışığına çıkarabilir.
Hiç kuşkusuz halkların tarihi ve kültürel mirasını kıyaslama veya yarıştırma gibi bir niyetimiz yok ve olamaz da. Nihayetinde tüm halkları eşit ve kardeş gören bir geleneğin mensuplarıyız. Hem konumuz da bu değil. İçinde bulunduğumuz ayın takvim yapraklarına şöyle bir göz gezdirirken karşıma 5 Temmuz çıktı ve ben de bu günü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü bu tarihte de bilinmesi ve hatırlanması gereken önemli bir şahsiyet var; Avukat Faik Bucak.
Faik Bucak, Siverek’in Bucak aşiretindendir. Kendi döneminde yurtsever ve devrimci görüşleriyle tanınır. Cesurdur. Hatta onun için “gözü kara” demek daha yerinde olur. O genç yaşına rağmen Kürt sorunu gibi ağır bir sorunu omuzlamaktan çekinmez. Bu kararlı duruşundan olsa gerek çok erken bir süre içerisinde Türk devletinin hedefi haline gelir. Nitekim 27 Mayıs darbesiyle tutuklanır ve daha sonra da sürgün edilir. Ama o, devletin tüm baskı ve işkencelerine rağmen davasına olan bağlılığını sürdürür. Asla pes etmez!
Söz konusu dönem askeri vesayet dönemidir. Rejimin bir şiire bile tahammülü yoktur. Öyle ya Ape Musa’nın “Kımıl” şiirinden ötürü 50 kişi yargılanır. 27 Mayıs darbesiyle çapsız albaylar devrededir. Bunlar ne meclis ne de üniversite tanırlar. Hiçbir siyasi faaliyete izin vermezler. Alparslan Türkeş’in de içinde bulunduğu darbeci yönetim “Vatan, Millet, Sakarya” nidalarıyla dönemin cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı ve başbakanı başta olmak üzere bir sürü bakan, milletvekili ve akademisyeni tutuklar. Tutuklananların çoğu idam cezasıyla yargılanır. Bilindiği gibi darbeciler, Celal Bayar (Cumhurbaşkanı), Adnan Menderes (Başbakan), Hasan Polatkan (Maliye Bakanı) ve ’yu (Dışişleri bakanı) idam eder. ‘ın idam cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse çevrilir.
Böylesi koşullarda bir araya gelen bir grup Kürt aydını, Güney Kürdistan’daki KDP benzeri bir örgütlenme için yoğun bir çaba içerisine girer. Zira Barzanilerin öncülüğünde gelişen bu ulusal hareketten esinlenmişler ve ondan destek bulacaklarına inanıyorlar. Grupta Liceli Fehmi Bilal, Sait Elçi, Faik Bucak, Hikmet Buluttekin, Hasan Yıkmış, Muhterem Biçili ve Necmettin Büyükkaya bulunuyor. Bunlar, 1965 yılında T-KDP’yi resmen kurarlar. Genel Başkan olarak da Faik Bucak’ı seçerler.
T-KDP, kurulduktan sonra amaçlarını başka örgütlerle de paylaşır. Bunların başında TİP ve I-KDP gelmektedir. Amaçları özetle şöyledir: “Kürt Ulusal Mücadelesinin ancak silahlı savaşımla gelişeceği, Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürtleri kapsayan bir örgütlülüğe ihtiyaç duyulduğu ve tüm bunların ancak M-L bir çizgiyle mümkün olduğu…”
Ancak MİT hemen devreye girer. Devlet böyle bir oluşumu hazmetmez. Nitekim 1966 Temmuzu’nda T-KDP Genel Başkanı Faik Bucak, MİT tarafından düzenlenen bir suikast sonucu yaralanır. Bucak, kaldırıldığı Urfa Devlet Hastanesi’nde tedavi göreceği yerde, yine MİT eliyle zehirli bir iğneyle katledilir (5 Temmuz 1966, Saat 7.30).
Bu olay arifesinde Faik Bucak ile bir ordu mensubu (albay) arasında siyasi bir tartışma cereyan ediyor. Albayın MİT elemanı olması kuvvetli bir ihtimaldir. Irkçı ve şoven tavırlarıyla Faik Bucak’ı tahrik ediyor. Kimliğine hakaret ediyor. Onu bastırmak, sindirmek istiyor. Ancak Faik Bucak, bu tartışmada zere kadar geri adım atmıyor. Albayın üstüne üstüne yürüyor; “apoletini yırtarım” diyor. Bu tartışmadan sonra da suikasta uğruyor.
Yıllardan sonra Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 1993 yılında Şam’da Yeni Ülke Gazetesi yazarı Avukat Serhat Bucak’a (Faik Bucak’ın oğlu) verdiği mülakatta, olaya ilişkin şunları dile getirir: “Faik Bucak’ın KDP’ye önderlik etmesi, çok kısa süre içinde takibe alınıp, albayın onu tartışmaya çekmesi bir provokasyondur. Faik Bucak, tartışma esnasında albayın gerçek kişiliğini açığa çıkarmak istiyor. Ona “Apoletini yırtarım” diyor. “Görüşürüz” deniliyor. Ve çok kısa bir süre sonra günün koşulları da kullanılarak katledilmesi anlaşılırdır.”
Avukat Faik Bucak, MİT tarafından vurulur. Bu çok nettir. Faik Bucak’tan sonra T-KDP’nin başına Sait Elçi getirilir. 49’lar davasında onun da ismi geçer. Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şıvan) da öyle. Aynı dönemin insanları ve arkadaşlar. Ama görüşleri farklı. Çünkü Sait Kırmızıtoprak, sosyalist çizgiyi daha çok esas alıyor. Güney’deki KDP ile ilişkilenmeleri ortak mücadele arzularından ileri geliyor. Kürt sorununu dört parçada ortaklaştırmak istiyorlar. İşte bu amaçla Güney’e geliyorlar. KDP, önce Sait Elçi’yi katlediyor. Ardından da olayı Sait Kırmızıtoprak’ın üzerine atarak onu tutukluyorlar. İçeride de teslim alamayınca katlediyorlar. Bütün bunlar MİT’in bilgisi ve onayıyla gerçekleştiriliyor. Ne MİT ne de I-KDP Kuzey’de farklı bir hareketin gelişmesini istemiyor.
Gelecek vadeden bu iki devrimcinin de katledilmesiyle artık Kuzey’deki hareket tümden MİT’in denetimine giriyor. Bu dönemlerde T-KDP’nin başına gelen Dervişê Sado, MİT’in bir elemanı gibi hareket ediyor. Tümden karşı devrimci bir rol oynuyor. Öyle ki PKK’nin çıkışını bile engellemek istiyorlar.
41. yıldönümü vesilesiyle büyük yurtsever ve devrimci Kürt aydını Faik Bucak ve dava arkadaşlarını sevgiyle, saygıyla ve minnetle anıyor, ideallerine olan bağlılığımızı bir kez daha yineliyoruz.
Rohat Selçuk