Biliyoruz ki efsaneler, söylenceler her halkın tarihi ve sosyo-kültürel formasyonu içerisinde, belirli şartların, ihtiyaçların ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Bu anlamda, bir halk veya sosyal topluluğun tarihsel ve kültürel karakteristiklerini anlayabilmenin en etkili verilerinden biri de bu efsane ve söylencelerdir dersek, sadece bir doğrunun altını çizmiş oluruz.
Söylencelerin dili basittir, anlatımları masalsı ve son derece sadedir. İçerdiği, konu edindiği olaylar da, aynı sadeliği, yalınlığı yansıtırlar. Kahramanları, benzer söylencelerde çizilen portrelerin aksine, ne kraldır, ne padişahtır, ne prenstir veyahut ne de savaşkan şövalyeler, cengaverlerdir… Bu söylencelerin kahramanları, ya çobandır, ya güzel bir köylü kızıdır, ya da dünya nimetlerinde gözü olmayan bilge yaşlılardır. Yani, sıradan, yoksul, ama namuslu, düzgün ve dürüst, erdemli insanlar… Bu söylencelerin kahramanlarının diğer bir özellikleri de, onurlarına, gururlarına olan bağlılıklarıdır. Güçlüler karşısında, ağalar, beyler, sultanlar veya kumandanlar karşısında, asla ezik değildir duruşları.
Bu söylencelerin kahramanları, aslında „kahraman“ da değildir. Kudretlerini, meziyetlerini insanlar üzerinde egemenlik kurmak için kullanmazlar asla. Tam tersine, öylesine mütevazı, alçakgönüllü, temiz ve ahlaklıdırlar ki, kudret ve meziyetlerinin anlaşılması, fark edilmesi durumunda derin bir mahcubiyet yaşarlar, dünyadan ellerini eteklerini çekmeyi, insanlardan kaçmayı, uzak durmayı bile göze alırlar. İyiliklerini, doğruluklarını göstermek, başa kakmak akıllarının ucundan dahi geçmeyen bir şeydir.
Bu söylenceler, insanlara sadece ve sadece temizlik, doğruluk, iyilik ve halkı için, toprağı, yurdu için, özgürlüğü için yaşamayı nasihat eder. Bizlere günümüzde unutulan, unutturulmak istenen insanlık değerlerini anlatırlar. Söylencelerin eğitici bir yönü bulunduğuna dair yaptığım vurgunun nedeni budur. Söylencelerde sıkça rastlanan dinsel motifler de dikkat çekicidir; bunu da ifade etmeye çalıştığım kapsamda anlamak gerekir. Değil midir ki dinler, inançlar, öncelikle inanan insanlara doğruluk ve erdem telkin ederler. Şu veya bu şekilde bu söylencelerin kuşaktan kuşağa aktarımında kimi farklılıklar da söz konusu olmuştur. Bu nedenle içeriği doğru okumayı esas almak gerektiğini düşünüyorum.
***
Akşamları yoksul soframızda, bazen, bir „dede“nin veyahut bir başka önemsenen misafirin varlığı sebebiyle, ateşte pişirilmiş „kömbe“ (zerfet) bulunurdu. En kıymetli yemeğimizdi kömbe. Ateş altında kızaran hamur, sofraya getirilip tahta kaşıkla oyulur ve üzerine bol sarımsaklı ayran ile kızartılmış tereyağı döküldükten sonra, parmaklarla lokmalanıp yenirdi. Soframızda çoğu zaman ise, tümüyle annemizin maharet ve yaratıcılığının eseri olan yemekler bulunurdu; bazen, tuz ve pul bibere sac ekmeğini bandırarak yediğimiz soğan, bazen ise babamızın hazırlanmasına katkıda bulunduğu hayatım boyunca yediğim en lezzetli salata… Şimdi akşam yemeklerinden bahsedişimin asıl nedeni, bu yemeklerden sonraki zamanlarda yapılan sohbetlerdi. Hikayeler anlatılacaktı çünkü. Yorgun, yorucu bir günün ardından bütün aile fertlerinin bir arada bulunduğu bu zamanları, hep özlemle anar, anımsarım. Biz küçük olanlar, sofra kaldırıldıktan sonra, mevsimlerden kış ise odun sobasının çevresine toplaşıp bir yerden sözün açılmasını beklerdik. Bazen sabredemeyip „hadi anne“ dediğimiz de olurdu, „Düzgün Baba’yı anlat“. Veyahut Munzur Baba’yı. Ya da Pepuq Kuşu’nu…
Her birini defalarca dinlemiş olduğumuz halde, her defasında aynı heyecanla dinlerdik bu efsaneleri. Hiç bıkmazdık. Bunları büyüklerimizden dinlemenin, sözcüklerle anlatılması güç bir çekiciliği vardı. Önce biraz olmazlanırdı annem. Ama bilirdik ki anlatmaya başlayacak az sonra. Nitekim öyle de olurdu. Ve öyküyü her bitirdiğinde ağlardı. Babam daha az anlatırdı. Zamanla şunu farketmiştim; babam anlattığı zamanlarda mutlaka çok dertli olurdu. Bu söylencelerden bir tür güç alırdı adeta. Babamın da gözleri dolardı. Ama ağlamazdı yanımızda.
Kuşkusuz yaşadığımız coğrafyanın, Dersim’in özellikleri nedeniyle çok sayıda ayı (‘hes’), tilki (‘lüye’) gibi hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkileri konu edinen „meseleler“ de anlatılırdı. Ancak, bunların başka bir derleme çabasının konusu olması, sanırım daha uygundur.
Peki bu söylencelere anaların gözyaşlarının eşlik etmesi nedendir?
Nedendir ağlamak, bu kadar yer etmiştir anılarımıza?
Bir nedeni vardır elbet…ve anlatmak değil, hissetmek gerektirir.
Bildiğim, o gözyaşlarına layık olmanın, hissederek yaşamanın olmazsa olmaz ölçüsü olduğudur…
Pepuq kuşu
Uçsuz bucaksızmış gibi görünen heybetli Munzur dağlarının eteklerinde bulunan bir köyde, iki kardeş varmış. Biri kız, diğeri de erkek. Yaşları, denir ki, kız olanın 12, erkek olanın ise 13 imiş. O sert ve hırçın doğanın nimetleriyle beslenmek, yaşamak gayretinde olan yoksul bir aile imişler. Anneleri, kendileri daha küçük yaşlardayken ölmüş. Bunun üzerine babaları, komşu köylerden birinden hısımları olan bir kadınla evlenmiş tez zamanda. Öyle ya, hele ki köy yerinde, Munzurlarda, bir aile, kadını olmadan nasıl yaşayabilirmiş?
Bir gün, üvey anne, evde yiyecek namına hiçbir şey kalmamış olduğunu görmüş. Kardeşleri çağırmış yanına. Büyükçe bir çuval tutuşturmuş kardeşlerin ellerine. „Bakın“ demiş onlara, „evde yiyecek hiçbir şey yok, babanız eve gelmeden yemek hazırlamam lazım. Alın bu çuvalı ve kenger toplamaya gidin. Çuvalı doldurmadan da gelmeyin sakın“.
Çocuklar almışlar çuvalı ve kırlara vurmuşlar kendilerini. Kenger toplamaya başlamışlar çabucak. Ama karınları da çok açmış. Bir ara durup topladıkları kengerlerden birini kardeş payı yaparak yemiş, karınlarını doyurmaya çalışmışlar. Sonra da kenger toplamaya devam etmişler.
Akşam olmuş. Dönme vakti gelip çatmış. Kengerleri toplayıp içerisine koydukları çuvalı açıp bakınca, şaşırıp kalmışlar. Çünkü, sabahtan beri kenger toplamakta oldukları halde, çuvalın içi neredeyse boş imiş. Kardeşlerden erkek olanı kızgınlıkla atılmış hemen; „ben o kadar çalıştım, bir sürü kenger topladım, sen ise yemişsin hepsini, şimdi biz bu boş çuvalla nasıl döneceğiz eve! Analığımıza ne diyeceğiz!“
Kız yeminler etmiş, „öğlen kardeş payı yaptığımız kengerden başka kenger yemedim ben“ demiş. Ama erkek kardeş inanmamış ona. „Hayır, sen yedin!“ demiş de başka bir şey dememiş. Kafasında, analıktan yiyecekleri dayaktan başka bir şey yokmuş. Aç kalmalarının sorumluluğunu üstlenmiş olmak da cabası. Kız, kardeşinin bir türlü kendisine inanmayışına çok üzülmüş. Kardeşine, kendisine inanması için ne dese, ne yapsa bilememiş. Neden sonra, „kardeşim“ demiş, „ne kadar yeminler ettim, diller döktüm, ama sen bana inanmıyorsun. Madem bana inanmıyorsun, karnımı aç da mideme bak benim“.
Bunun üzerine erkek kardeş, hiç düşünmeden yanındaki bıçağına davranmış. Kardeşinin karnını yarıp midesine bakmış. Ve kardeşinin midesinde, birlikte yedikleri bir lokma kengerden başka hiçbir şey olmadığını görmüş. Kardeşinin cansız, kanlar içerisindeki bedeninin yanında duran çuvalın altının delik olduğunu o zaman farketmiş… Ama artık çok geçmiş…
Ağlamaya başlamış. „Ben ne yaptım“ demiş. Kimselerin o zamana değin duymadığı, bilmediği yürek parçalayan bir ağıt yakmış kardeşine. Ama kardeş acısıdır bu, nasıl dindirilebilir. Ayağa kalkmış. Ellerini iki yana açıp „Allahım“ demiş, „beni bir kuş haline getir, ama öyle bir kuş haline getir ki, dünya var oldukça ben kızkardeşime ağıt yakıp ağlayayım!“
Ve kardeş, bir kuş haline gelmiş o anda. Bir pepuq kuşu.
O gün bugündür Dersim’de gece gündüz demeden ağlaşır pepuq kuşu. Acısını, feryadını öter. Acısını, ağıdını, günahını bütün insanlar duysun ister. Bunun için yaşar. Bilenler bilir, pepuq kuşu, aslında şöyle demektedir öterken:
„Kam kıst? Mı kıst!“ („Kim öldürdü? Ben öldürdüm!“)
„Kam şüt? Mı şüt!“ („Kim yıkadı? Ben yıkadım!“)
„Kam dardıwe? Mı dardıwe!“ („Kim gömdü? Ben gömdüm!“)
„Kam berba? Ez berbune!“ („Kim ağladı? Ben ağladım“)
* * *
Pepuq kuşu, bir ağıttır.
Pepuq kuşu, bir ağıt değildir sadece; bir günahın bedelidir.
Pepuq kuşu, bir günahın bedeli değildir sadece; bir çığlıktır.
Duyabilen için bir çığlıktır pepuq kuşu ve arınmaya dairdir…
*Yazarın ‘Dersim… Dersim… Yüzleşmezsek Hiçbir Şey Geçmiş Olmuyor’ (TİMAŞ, 2010) adlı kitabından alınmıştır.