Zafer kazandığını iddia edenler de seçimden umduğunu bulamayanlar da bu işin burada bitmediğini biliyorlar. Nasıl bitsin ki; zafer kazandığını iddia edenler yalnızca kendilerine muhalefet eden partilere değil toplumun geri kalanına meydan okumuş haddini bildirme tehditleriyle seçimi almıştır. Muazzam bir yolsuzluk ve rüşvet kuşkusunu seçimle temizleme yolunu tutmuştur. Peki, bu mümkün mü? Bir toplumu sadece size oy vermiş kesimlerin rızasıyla yönetebilir misiniz? Ayrıca sandığa gitmek sizin yaptığınız her şeyin onaylandığı anlamına gelir mi? Sandık yönetsel meşruiyet ürettiğimiz mi, yoksa her türlü yolsuzluk, rüşvet benzeri hukuk dışı faaliyetlerimizin aklandığı bir mekanizma mıdır?

Daha kestirmeden giderek soruyu şöyle sorabilir miyiz; sandık = demokrasi midir? Veya sandık olmadan demokrasi olabilir mi? Bu tartışma; hem Türkiye'de hem de dünyada en gelişmiş demokrasilerden en ilkel sandık yöntemleriyle iktidar üreten rejimlere kadar halen güncelliğini korumaktadır. Geride bıraktığımız 30 Mart yerel seçimleri hem seçime giderken ortaya çıkan skandallar hem de sonrasında oluşan siyasal tablo nedeniyle bu sorunu yeniden gündemimize almamıza neden olmuştur. Demokrasi veya katılım ya da daha doğrudan bir anlatımla; insanların yaşadıkları toplumsal ilişkilerde daha çok söz ve karar sahibi olmaları ve bunun sınırları yapılıp bitirilmiş bir tartışma mıdır? Yoksa bu tartışma daha yeni mi başladı? Kanaatimizce "Temsiliyet ve Demokrasi", "Sandık ve Demokrasi" benzeri tartışmalar bundan sonra da güncelliğini yitirmeden devam edecek gibi gözükmektedir.

1. Genel olarak demokrasi kavramı

Demokrasi Latince bir deyimdir; halk anlamına gelen "demos" ile "egemenlik" anlamına gelen "kratos" sözcüklerinden oluşur. Sözcük anlamıyla demokrasi "halkın kendi kendini yönetmesi, yani halk iktidarı anlamına gelmektedir. Bu durumda demokrasi kendi kendini yönetmeyi esas aldığı için hem kişilerin hem de toplumun aynı anda özgür olduğu, baskı altına alınmadığı bir yönetim biçiminin adı olmaktadır (B.Özgül,2002: s.21) ya da demokrasinin ulaşmaya çalıştığı en temel değer bu olmaktadır. Diğer bütün yaklaşımlar, örneğin belli aralıklarla seçimlere gitme; farklı seçim sistemleri uygulama bu amaca ulaşmanın yollarını aramaktan başka bir anlama gelmemektir veya gelmemelidir. Ancak Türkiye pratiğinde sürekli bunun tersiyle muhatap olmaktayız. İktidar olmak isteyen bütün muktedirler, toplumun farklı kesimlerinin birbirlerine karşı kışkırtarak amaçlarına ulaşmaya çalışmaktadırlar. AKP Hükümeti ve onun başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da bu yolu izleyerek iktidarını güvenceye almaya, uzatmaya çalışmaktadır.
Abram Lincoln "demokrasi" kavramını "halkın, halk tarafından yine halk için yönetimi" olarak tarif etmiştir. Robert Dahl'a göre ise demokrasi "kolektif ve bağlayıcı kararlar almanın benzersiz bir yöntemidir". Her iki durumda da demokratik bir toplumun ortaya çıkması için bazı şartların gerçekleşmesi gerekmektedir. Dikkat edilirse her iki ifadenin de ortak vurgusu kolektif olmak, yani halkın bizzat kendi iradesini ortaya koymasıdır. Bu durumda ister temsili demokrasi ister doğrudan demokrasi olsun; temel vurgu devlet yönetiminde halkın söz sahibi olması olarak ortaya çıkmaktadır. Halka rağmen onun fikrini almayan bir yönetim bu tarif referans alınırsa, aldığı kararların sonuçlarından bağımsız daha baştan antidemokratiktir. İkinci olarak burada "halk için" vurgusu önem kazanmaktadır. Bu kavram demokratik bir toplumun içerik olarak tanımlanmasını sağlamaktadır.
Şöyle ki toplumu ve onu oluşturan bireylerin çıkarlarını esas almayan, yani "insan haklarını" merkezine koymayan bir toplumsal örgütlenmenin de yine bu tarif esas alınırsa demokratik olmayacağı anlaşılmaktadır.
Bu durumda demokratik bir toplumun en asgari iki koşulunun; kararların kolektif alınması ve alınan kararların toplumun genel çıkarlarını ve bunun yanı sıra onu oluşturan gerek bireyler ve gerekse de grupların çıkarlarını koruması olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.(Kuçuradi s.24)
Bu durumda demokrasinin işleyebilmesi için vatandaşların da devletin varlık sebebinin vatandaşların temel haklarını eşitçe korumak olduğu bilincinde olması gerekecektir. Böylece demokrasi kamusal yönetime ilişkin kararların, ilgili bütün yurttaşların katılımıyla, sürece katılan bütün birey ve kesimlerin haklarını eşit olarak korumayı esas alan bir yönetim şeklidir diyebiliriz. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, bir demokrasinin işleyebilmesi için devletin kuruluş gayesinin geniş anlamda insan hakları kavramı olduğu yönünde bir toplumsal uzlaşmanın oluşması gerekmektedir. Yani bu ifade ikili bir süreci ifade eder. Bu durumda hem devlet uygulamalarında insan haklarını esas alacak hem de toplumda "insan hakları" bilinci oluşmuş olacaktır. (Yavuz, 2009; s. 283)
Söz konusu tartışmayı güncelleyerek devam ettirirsek; sadece seçmen çoğunluğunu sağlamayı yani sandığı esas alan bir yaklaşımı demokrasi olarak tanımlayabilir miyiz? Hatta bu bazen öyle bir hal alır ki, bu anlamda sandık demokrasinin değil, despotizmin bir aracı haline gelir. Toplumun bütün bireylerinin demokratik haklarını esas almayan, onu koruyup geliştirmeyen, toplumun geri kalanını tehdidin bir aracına dönüştüren bir sandık, artık demokratik olma iddiasını da yitirmiş demektir.


2. Çoğunlukçu-çoğulcu demokrasi ayrımı ve insan hakları
Demokratik bir toplumda toplumu oluşturan bireyler veya onların seçtikleri temsilciler dışında hiçbir makam veya merci özgürlük, düzen ve otorite arasındaki dengeyi sağlamaya yetkili değildir. Bu konularda karar verme yetkisinin bizzat o toplumu oluşturan bireylerde onların iradeleri sonucu oluşmuş çoğunlukta olduğunu kabul etmeliyiz. Ancak burada "çoğunlukçu demokrasi" ile "çoğunluğun yönetimi" kavramları ile karşı karşıya kalmaktayız.
Çoğunluğun yönetimi; kanunların yapılması ve kamusal alanda kararların alınmasında halkın ya da temsilcilerinin çoğunluğunu zorunlu ve yeterli olarak görür. Oysa çoğunlukçu demokrasi olaya bundan oldukça farklı yaklaşır. Bu yaklaşım çoğunluğun mutlak üstünlüğüne ve yanılmazlığına inanır. Bu yaklaşıma göre halkın ortak iyiliğine yönelen çoğunluk idaresinin toplumun ortak çıkarlarıyla çatışması düşünülemez. Bu durumda çoğunluk iradesi karşısında azınlık haklarının korunması gibi kavramların bir anlamı olmayacak hatta azınlık hakları zararlı kavramlar olarak değerlendirilecektir. Bu anlayış meclis çoğunluğunu esas alır. Bu durumda kuvvetler ayrılığı karşılıksız kalacak, anayasanın üstünlüğü ve anayasal yargı anlamını yitirecektir.(Hakyemez, 2003: s.75)
Türkiye'de yaşananlar tam da bu olmaktadır. Her türlü denetimden uzak yönetmek isteyen AKP iktidarı önce Sayıştay denetimini karşılıksız bırakmış, şimdi de Anayasa Mahkemesi'ni gayri milli ilan etmiştir. Onlara göre milli olmak çoğunluğa tabi olmaktır ve bu çoğunluğu bizzat; öncelikle Tayyip Erdoğan, daha sonra hükümet ve son olarak da AKP temsil etmektedir. Dolayısıyla bu üçlü milli iradenin ta kendisidir. Bununla çelişen her türlü davranış, ifade, karar zararlıdır/ düşmancadır.
Demokrasiyi çoğunluğun bütün toplumu sınırsızca yönetme hakkı olarak tanımladığımız andan itibaren çoğunluğun iradesinin bütün topluma zorla kabul ettirme hakkı olduğunu da kabul etmiş oluruz. Ancak bu kendi içinde muazzam bir tezat oluşturacaktır. Yani en başa döner ve demokrasiyi "halkın, halk tarafından yine halk için yönetimi" olarak tanımlarsak demokrasi ile ulaşmaya çalıştığımızı amaçtan da uzaklaşmış oluruz. Demokrasi kendi içinde çoğunluğun zaman içinde azınlıkla yer değiştirmesini barındırır. Halbuki çoğunluğa bütün toplumu sınırsız yönetebilme yetkisini verdiğimiz zaman; mevcut iktidar her zaman bütün toplumu yönetebilme yol ve yöntemlerini bulmaya çalışacak ve iktidarın el değiştirmemesi için her türlü yol ve yönteme de başvuracaktır. Her türlü yöntemle muhalefet engellenmeye çalışılacak, mevcut iktidar muhalefeti ezmek için çeşitli arayışlara girecektir. Bu durumda demokrasinin işleyebilmesinin en önemli koşullarından birisinin de çoğunluk adına iktidarda olanların demokratik denetim altına alınması olduğunu söyleyebiliriz.(Sartori, 1996; s.26)
3. Katılma hakları ile demokrasi ilişkisi
Demokrasi en açık ifadesiyle halkın iktidarı, halkın yönetime katılması olduğuna göre; siyasal haklar demokrasinin uygulanabilmesi açısından karşımıza çıkan temel haklar olmaktadır. Demokratik bir toplumda vatandaşlar özgür ve eşit bir biçimde yönetime katılma hakkına sahiptirler. Bir ülkenin vatandaşları; seçimlere ve referandumlara katılma haklarının yanı sıra; bir partiye veya bir sivil toplum örgütüne girerek de siyasete katılma haklarını kullanırlar. Bunun yanı sıra siyasete katılmanın bir başka yolu da çeşitli konularda miting ve gösteriler düzenlemektir. Seçimlerde bireyler tek başlarına oy kullanırlarken; siyasal partiler, dernekler, meslek örgütleri üzerinden siyasal sisteme kolektif olarak katılabilirler. İşte bu noktada "Kolektif Hak" kavramı ortaya çıkmaktadır. Sadece toplu hareketle veya bir toplulukla kullanılabilen, topluluk olmaksızın kullanılamayan haklar "kolektif haklardır." (Kaboğlu; 1989; s.34)
S.Gemalmaz’a göre, insanlar hem bireyler hem de topluluk olarak insan haklarına sahiptir. Topluluk üyesi olarak sahip olunan haklar sadece topluluğun değil, aynı zamanda onu oluşturan bireylerin de hakları olacaktır.(Gemalmaz, 2001: s. 470) Tartışmanın burası aslında doğrudan Kürt sorununu ilgilendirmektedir. Yıllarca varlığı yadsınan Kürt sorunu, çok yoğun mücadeleler sonrasında kabul noktasına gelinmiş ancak yine meselenin etrafından dolanmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşım hem demokratik değildir hem de demokrasinin gayesi olan insan haklarını gözetme ve geliştirme amacıyla çelişmektedir. Bu şuna benzemektedir: Siz Müslüman olmayan bir ülkede yaşayan bir Müslümansınız, o ülkede başka Müslümanlar da var. Yaşadığınız ülkenin kamu otoritesinden dini ibadetlerinizi yerine getirebilmek için taleplerde bulunuyorsunuz. Aldığınız cevap şöyle oluyor: Bu ülkenin çoğunluğu "X" inancından ve benim hükümetim onların oylarıyla seçildi. Dolayısıyla sizin talebinizin bizde bir karşılığı yok, çok istiyorsanız evinizde hatta mümkünse kimseye göstermeden ibadetinizi yerine getirebilirsiniz. Ama bir caminiz olamaz; inancınızın gereği olan; diğer Müslümanlarla birlikte ibadet edemezsiniz!
Korkunç değil mi? Biraz daha eğlenceli hale getirelim. Varsayalım ki; Balkanlarda herhangi bir ülkede yüzlerce yılıdır yaşayan Türk bir anne ve babadan doğma bir insansınız. Yıllardır, kendi doğallığında evinizde işyerinizde, yaşadığınız şehrin pazarında çarşısında Türkçe konuşup, haftanın belli günleri diğer Türkçe konuşanlarla bir araya gelip; birlikte müzik dinleyerek, tiyatro yapıyorsunuz. Ancak bir anda o ülkede çoğunluğu temsil iddiasıyla hatta seçimleri ve sandığı da arkasına almış bir iktidar sizin bir anda Türk olmanızı ülkenin birliği için tehdit olarak görüyor. En iyimser yaklaşımla sanki lütfeder gibi size "Tamam bu ülkede Türk varlığını" kabul ediyoruz; gidin evinizde Türkçe konuşun ama "kolektif hak olmaz" diyor. Yani artık çarşıda pazarda Türkçe konuşamayacak, diğer Türklerle birlikte, bir koroda şarkı söyleyemeyecek, tiyatro yapamayacaksınız. Bundan daha korkunç bir şey olabilir mi?
Yani kolaylıkla şunu söyleyebiliriz; bir ülkede çoğunluğu ve sandığı arkasına alıp çoğunluk olamayanların gerek bireysel, gerekse de kolektif haklarını kısıtlama çabası antidemokratiktir.
İnsanların "kolektif haklarını" kısıtlama çabası antidemokratiktir; aynı zamanda çağdaş insan hakları yaklaşımının da çok gerisindedir.
Dolayısıyla bir politik sistemin demokratik olma iddiası; onu oluşturan bireylerin ve toplulukların haklarını güvenceye almasıyla doğru orantılıdır. Seçimler üzerinden yürüyen demokrasi tartışması tek başına karşılığı olmayan, gerçekten de demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak sindirmemiş, onu yalnızca bir araç olarak gören bir zihniyetin tezahürü olabilir.

SONUÇ

Günümüz gelişmiş demokrasilerinin temel kaygısının; o toplumları oluşturan bireylerin ve toplulukların haklarını güvenceye almak olduğunu söyleyebiliriz. Herhangi bir nedenle seçimler üzerinden oluşmuş bir çoğunluk; toplumu oluşturan diğer kesimlerin temel haklarını tehdidin gerekçesine dönüştürülemez. Kimse seçimlerden aldığı oya dayanarak toplumu rehin almaya çalışamaz.
Demokrasilerin olmazsa olmaz iki kavramı "özgürlük ve eşitlik" kavramı olmaktadır. İnsanların özgürce siyasal sisteme katılımını sağlamayan ve seçim sonuçları ne olursa olsun eşit muamele görmelerini güvenceye almayan bir politik sistemin demokratik olduğunu söyleyemeyiz. Bütün bu anlatımların ışığında kolaylıkla şunu söyleyebiliriz: "Çoğunluğun sınırlandırılması sağlıklı bir demokrasi açısından zorunluluktur!" Hiç kimse seçimlerde elde ettiği çoğunluk üzerinden toplumun geri kalanı üzerinde baskı oluşturamaz veya bunun demokratik bir hak olduğunu; çünkü gücünü toplumun çoğunluğundan aldığını söyleyemez. Söylese de bu tamamen aldatmaca olur.
Demokratik toplumlar çoğunluğun iktidarının arayışı anlayışına dayanmazlar; tam tersine çoğunluk ve azınlığın haklarını güvenceye alan, çoğunluğun iktidarını dizginleyen bir sistemdir. Ancak bu koşullarda demokratik bir sistem düzgün işleyebilir. Yani iktidarın düzenli bir şekilde el değiştirmesinin mümkün olduğu; muhalefetin de seçim sonuçlarını adil ve kabul edilebilir bulduğu bir sistemde ancak sağlıklı bir demokratik işleyişten bahsedebiliriz.
Çoğulculuğu esas almış demokrasilerde parlamentonun ve orada oluşmuş çoğunluğun yönetme yetkisi kabul edilmekle birlikte bu yetkilerin sınırsız olduğu kabul edilmemektedir. Demokratik toplumlar; artık çoğunluğun yönetme hakkının yanında temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, anayasanın üstünlüğünün genel kabul gördüğü, anayasal uygunluk denetiminin yapıldığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin işlediği toplumlar olarak tanımlanmaktadır.
Sandıktan sadece yönetme yetkisini almış olursunuz; ama bu sizi demokratik yapmaz; toplumu demokratik olmayan yol ve yöntemlerle yönetmeye, baskı altına almaya çalışırsanız; toplumun da size karşı koyma hakkı ortaya çıkmış olur.

KAYNAKÇA;
* Bülent Özgül: Seçim ve seçim sistemleri, Türkiye’deki seçim sistemleri uygulamaları ve bir model önerisi. SDÜ, Yüksek Lisans Tezi, Isparta, 2002,
* Bülent Yavuz: Çoğulcu Demokrasi Anlayışı ve İnsan Hakları, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XIII, Y. 2009, Sa. 1-2,
* Giovanni Sartori: Demokrasi Kuramı, Çev; Deniz Baykal, Siyasi ilimler Derneği yayın No: 23, Ankara,
* İbrahim Kaboğlu: Kolektif Özgürlükler, DÜHFY, 1989 Diyarbakır,
* İonna Kuçuradi: Yüzyılın Eşiğinde Demokrasi Kavramı ve Sorunları, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cumhuriyetin 75. Yılı Özel Sayısı,
* Semih Gemalmaz: Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, 3 Baskı, Beta yayınları, 2001, İstanbul
* Yusuf Şevki Hakyemez: Çoğunlukçu Demokrasi, Rousseau ve Türk Anayasaları Üzerindeki Ektisi, AÜHF Dergisi, C.52.s4, 2003 Ankara.