
“Gelecek, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızla da biçimlenir.”(1)
Irkçılık “dışlayıcı” bir yaşam deneyimi olarak “sömürgecilik” döneminde ortaya çıkıyor: Avrupalılar, Amerika’yı sömürgeleştirince, “köle statüsünde” çalıştırılan niteliksiz ya da yarı-nitelikli işçilerle tarım yapılan büyük çiftlikler doğuyor; bu çiftlikler, sahibinin mutlak egemenliğine dayalı olarak yönetilen dönemin ekonomik ve siyasal kurumları olarak öne çıkıyor.
İşte ırkçılık ilk kez “plantasyon” adını alan bu çiftliklerin sahiplerinin “ideolojisi” olarak beliriyor ve kapitalist üretim ilişkisi içinde kullanılan “köle emeğini”, “köle emeğine sahip kimliği” tanımlamayı amaçlıyor.(2) Kapitalist üretim biçiminde, “ücretli-özgür emek” söz konusu olduğu için böylesi bir ideolojinin düşünsel üretimine “mecbur” kalınıyor. Üretilen ideolojinin verdiği güçle sömürgecilik dönemimndeki ırkçılık, “biyolojik ölçütlere” göndermeler yaparak son derece “vahşi” uygulamalar biçiminde yaşama taşınıyor. İşte bu vahşi uygulamalar kapsamında, Kuzey Amerika’da yaşamış olan yerli halklara, onları soykırıma uğratan “Beyaz Adam”, biyolojik ölçütü çağrıştıracak biçimde “Kızılderili”(Redskin) dedi: Orada-burada bilinçsizce kullandığımız “Kızılderili” adı, Avrupa kökenlilerin Amerika’da uyguladığı “ırkçılığın” kanıtından başka bir şey değildir.
Böyle olmakla birlikte ırkçılığı, yalnızca “sömürgecilik” dönemine özgü bir ideoloji olarak algılayamayız: Biraz yakından bakarsak kapitalist üretim ilişkilerinin kendi işleyiş mantığı gereği ırkçılığa “zorunlu” olduğunu hemen algılarız. Bir ideoloji olarak ırkçılığın kapitalist üretim tarzından kaynaklanması, onun “kurmaca” olmadığını da kanıtlar; “sınıfsal bir zorunluluğun çocuğudur”, demek belki daha doğru olur. Nerede bir kapitalist üretim ilişkisi varsa, orada bu “çocuk doğuma” hazırlanır: “Irkçılık Batı’ya özgüdür”, yargısı; kapitalist ilişkilerin önce orada “kök salması” nedeniyledir.
Benim toprağımda da “uygulama acımasızlığıyla” belirgin bir ırkçılık vardır; ama bu ırkçılık Batı’daki özgün halinden “farklıdır”: Biyolojik ölçütlerden çok, “kültürel ölçütleri” kendisine gerekçe yapan bir ırkçılıkla iç içe yaşadık-yaşıyoruz. Farklılıklarıyla belirgin bu ırkçılığı “kavramlaştırmanın” zamanı gelmiş de geçmiştir bile.
Üstelik bugün Batı kapitalizmi, ırkçılığı, tarihindeki “özgün biçiminden çok farklı biçimde” uyguluyor: Hemen her krizde, yoksullaşan kitlelere, bunun sorumlusu olarak “göçmen işçileri” gösteriyor. Göçmen işçilere yönelik öfke “iş yapacak” duruma taşınınca onları önce “üretim sürecinden”, sonra da “yaşamdan kovmaya” yelteniyor (3). “Yeni-ırkçılık” denilen şey işte bu.(4)
‘Bilimsellik görüntüsü’ ve ırkçılık
Günümüz ırkçılığını, geçmiş ırkçılık uygulamalarından ayırt etmek için “modern ırkçılık”, “çağdaş ırkçılık”, “ırksız ırkçılık”, “kültürel ırkçılık” ya da “yeni ırkçılık” kavramlarından birinin kullanılması gerekli ve anlamlı olacaktır. Batı’da “bilimsellik görüntüsü” verilerek yaşama taşınan ırkçılık, milyonlarca insanın katledilme nedeni bir ideoloji olmuştur. Bu yazı dizimizde de bir ideoloji olarak ırçılık, kültürel ırkçılık ve göçmenler, Aleviler ve Kürtlere yansımasını ele alacağım.
İnsanlık geçmişinde yabancıya karşı iki tür tutum takınmıştır:
- Yabancıyı aşağılamış, onu düşman kabul etmiş; ondan uzak durmayı yeğlemiş ancak onu yoketmeye yönelmemiştir.
- Yabancıyı merak etmiş, onunla ilişki kurmayı istemiş ve onu değerli görmüştür.
Poliakov, “Başlangıçta yabancı vardı”, diyor ve bu özlü sözünü; “Her uygarlık, kendisini yabancı olanla ayrış-tırarak tanımlama eğilimine sahiptir.”(5), diyerek tamamlıyor.
İlkçağ’da, köleciliğin “doğallık” ölçütleriyle ilişkilendirilmesi(Aristoteles’te olduğu gibi) köleci toplumun savunulmasıdır ama “ırkçılık” değildir. Daha açık algılanması açısından Marx’ın “yabancı emek gücünün kullanılması”na ilişkin görüşlerinin anımsanmasında yarar vardır: Marx köleciliği, “ataerkil” egemenlik ilişkilerinin “genişleme” koşullarında ele alıyor ve bu koşullarda, “yabancı emek gücünün kullanımı”nın özünü görüyor. Çocukların ve kadının aile içinde, “erkeğin kölesi” olmasını, kölecilik için bir “öz” oluşturduğunu belirtiyor; köleciliğin, “çok kaba ve gizli bir seçeneği” olarak yorumluyor. Bu bağlamda, burjuva ekonomik sistem, kendi içinde “her türden ekonomik ilişkiye gereksinim hisseder.” Marx’ın yaklaşımının izini sürerek benzer bir işleyişi “ideolojik yapılar” için de düşünebiliriz: Burjuva sistem, yapısındaki bir zaafı-eksikliği-kusuru “aşabilmak” için ırkçı ideolojiyi “geliştirip- dönüştürerek” kullanır; geliştirdiği-dönüştürdüğü ırkçılığı “kullanıma” sunarken eski sistemlerin dışlama deneyimlerini-açıklamalarını “kendine mal eder.”
Irkçı ideolojiyi “kapitalizmin bir ürünü” olarak görmek, Yahudi düşmanlığının ırkçılık olup olmadığını zorunlu olarak gündeme getirir: “Poliakov anti-Yahudizm ve antisemitizm ayrımı yapıyor ve bunların farklı tutumlar olduğunu ekliyor. Düşüncesinde böyle bir ayrıma yer vermeyen Memmi ise antisemitizmin ırkçılıktan başka bir şey olduğuna inanmadığını söylüyor. Memmi’ye göre antisemitizm, nesnesini daha kesin çizgilerle tanımlamış bir ırkçılık türüdür, antisemitizm Yahudileri hedef alan bir ırkçılıktır.”(6)
Yahudi geçmişini yakın zamana değin izlediğimizde, örneğin Ortaçağ İspanya’sında sosyo-ekonomik gelişime önemli katkılar verdiğini görüyoruz: Ancak iktidar değişimleri onların konumlarını doğrudan etkiliyor; bu etkiler kimi zaman “olumlu”, kimi zamansa “olumsuz” oluyor. Olumsuz etkilenmeler arka arkaya eklenince Yahudiler “sürgüne” gönderiliyor ya da “katliama” uğratılıyor. İlk katliam 1066 yılında Granada’da gerçekleşiyor. 1450’yi izleyen yıllarda, Yahudileri dışlama gerekçelerine “yeni” bir olumsuzluk ekleniyor: “Kan saflığı” düşüncesi, Yahudi düşmalığının “belirleyici gerekçesi” olup çıkıyor; Yahudi kanı taşıyanlar kamu kuruluşlarından atılıyor; engizisyonun da sürece katılmasıyla “biyolojik gösterene” dayalı ırkçılık boy veriyor.
Kapitalizm ırkçılığı üretir
Irkçılığın baskıcı bir öğreti olarak ortaya çıkması, “sömürgecilik” dönemiyle birlikte başlar: XVII. yüzyılda, köle ticaretinin zirve yapmasıyla “biyolojik gösterene” dayalı ırkçılık en “azgın” dönemini yaşar; işgal edilen toprakların yerlileri “biyolojik gelişmemişliğin”, yani “biyolojik bozulmuşluğun-yozlaşmanın” kimliği olarak algılanırlar. Bu kimlik, XIX. yüzyılda, Naziler tarafından Yahudilere yapıştırılır: Bilimsel “görünümlü” kuramların eşliğinde üstün ari-ırk/aşağı Yahudi ırk “ayrımı” belleklere kazınır. Görüldüğü gibi “sahte bilimsel” açıklamalar Yeniçağ’a özgüdür: Bu bağlamda yapılan beyin anatomisi araştırmalarıyla Avrupalı beyninin diğer ulusların beyinlerine oranla “daha çok bilgi içerme kapasitesine” sahip olduğu sonucuna varılır. Böylece XIX. yüzyıl Avrupası, insan türünün “aşağı ve üstün ırklara” ayrıldığına ikna olur.
Günümüzdeki ırkçılık, kültürel ve etnik farklılıkları “aşılmaz” bir kader olarak algılar; tıpkı siyah olmanın değiştirilemezliği gibi. Irkçılığın biyolojik temellendirilmesi, hem bilimsel açıdan “mahkum” edilmiş hem de Nazilerin kullandığı yöntem nedeniyle taşınamayacak denli “kirlenmiştir”. Biyolojik gösterenli ırkçılık yalnızca “yaşamdan” değil, kafalardan da “kovulmuştur”. Çağdaş kapitalizm, yapısında, ırkçılığın yaşamasını gerektiren nedensellikler taşır; sıralayalım:
- İşçiler arasındaki ekonomik rekabet, ücret farklılığı yaratır: Bu farklılık, iki ayrı ulustan işçilere bağlandığında ırkçılık yapılanmaya başlar.
- Beyaz işçi (egemen ulusun işçisi), kendini kendi ulusunun kapitalistiyle özdeşleştirir; ırkçılık alan bulur ve aidiyet duygusu, dinin işlevini üstlenir.
- Beyaz işçinin kendini, patronuyla aynı aidiyette hissetmesi, ırkçılığı kapitalist sınıfın hizmetine sokar.(7)
Callinicos’un sıralamasını basitleştirerek verdik: “... açıklamaları önemli oranda ikna edici olmakla birlikte, ırkçı ideolojinin bugün neden gerekli olduğunu cevaplamada bir kayganlık taşıyor... ırkçılığın ekonomik gereklilik olmaktan çok, bir ideolojik gereklilik taşıdığı izleniminde kendini dışa vuruyor. ...Rauf, çok yerinde bir yaklaşımla, ırkçılığın ortaya çıkışı ile burjuva toplumunun gelişimi arasındaki paralelliğin gösterilmesinin, ırkçı ideolojinin kapitalist ekonomiyle dolaysız bağlı olduğunu göstermeye yetmeyeceğini söylüyor. Irkçı ideolojiyi burjuva toplumuyla bağlı ele alabilmek için onun kapitalist ekonominin bir işleyişinden dolaysız olarak türediğini göstermek gerekiyor... Rauf,... basitleştirerek açıklıyor: İşçi kendi çalışma süresinde ücret olarak ödenen değerden daha fazla bir değer yaratır. Bu artıdeğere el koyan patronun da iki seçeneği vardır. Ya el koyduğu artıdeğerle yeni üretim araçlarına yatırım yapar ya da yeni işgücü satın alır. Kural olarak teknik nedenlerle yeni ek işgücü edinmek çok akıllıca değildir. Buradaki teknik sorun, makinelerin haddinden fazla çalışacak olmasıdır. Bu durumda patron daha az işçinin çalışmasını gerektiren yeni makineler satın alır. Bu ise sermayenin organik terkibinin değişime uğraması demektir. Bu değişim sabit sermayenin, değişken sermaye karşısında büyümesidir... ama bu hep böyle olmak zorunda değildir. Kapitalist üretim tarzı ikinci bir yolu da deneyebilir: ...yukarıda da değinildiği gibi sermayenin artıdeğer üreten kesimi değişken sermayedir, öyleyse artıdeğerin artırılması, temel olarak, değişken sermaye giderlerinin düşürülmesine bağlıdır. Yeni teknolojiler alınmadan ve mevcut makineler yenilenmeden değişken sermaye giderlerinin düşürülmesinin çeşitli yolları vardır... Bütün bu karmaşık süreçlerde yapılacak en akıllıca iş, ya işgücünün ucuz olduğu yerlere taşınmak ya da işgücünü ucuz olduğu yerden çekip almaktır. Her iki durumda da ırkçılık varlık alanı bulur.”(8)
Korkunun ırkçılığa katkısı
Korku zeminine taşınan birey, kendisine bir “kurban” arar; bunun için “toplumsal gerilimden” yararlanır. Toplumsal gerilimler arasında yer alan “etnik azınlığı” ya da felsefe-öğreti-inanç bakımından “farklı bir topluluğu” suçlu ilan eder. Böylece kendi saldırganlığını “yansıtma” yoluyla kurbanına “aktarmış“ olur. Aktarma tamamlanır tamamlanmaz ırkçı birey, egemenle özdeşleştirdiği bireysel üstünlüğünü “yitirmekten” korkar: Korkunun izinde, egemen sınıfın amaçlarını “kendi amacı” beller ve amacının “iptal” olmasından korku duyar:
Demek ki “Irkçı insan korkak insandır; o korkar, çünkü saldırgandır, o saldırır, çünkü korkar. Olası bir saldırıdan korkan ya da olası bir saldırıya inanan insan, gerçekten saldırır, korkusundan kurtulmak için saldırır.”(9) Bu gerilim “cangılında”, toprağım özelinde, “kültürel ırkçılık” uygulamaları devreye sokularak “dışlanması” gereken korku kaynakları etnik temelde “Kürtten korkma”(Kürtfobi) ve felsefe-inanç-öğreti temelinde “Alevilikten korkma”(Alevifobi) biçiminde öne çıkarılmıştır.
Cinsiyetçiliğin ırkçılığa katkısı
Irkçılığın “korku” dışında “cinsiyetçilik” ile de bağları kurulmuştur. Bu konuda Foucault ön alır ve burjuvazi açısından cinsel organın nasıl kavrandığını tartışarak açıklıyor: Cinsel organ, burjuvazinin, egemen olduğu kişileri daha çok çalıştırmak için bedenlerinde iptal ettiği bir bölüm değildir. Tersine, burjuvazi cinsel organına gizemli ve belirsiz bir güç yakıştırarak bedenini onunla tanımlar. Soyu üstünde kaçınılmaz etkileri olacağını kabul ederek, geleceğinin cinsel organına bağlı olduğunu düşünür. Burjuvazi, cinselliğinden yola çıkarak özgün bir beden, sağlıklı yaşam ve sağlığın korunmasıyla, ortaya çıkaracağı soy ve ırkla bir ‘sınıf’ bedeni oluşturmaya çabalar. Yapmaya çalıştığı, bedenin cinselleştirilmesi, cinsel organla bedenin içten birleşmesidir. Burada yapılan aristokrasinin kendi bedeninin özgünlüğünü olumlaması gibidir. Aristokrasi kendi bedeninin özgünlüğünü soyunun çok eskilere dayanması ve kana bağlı olarak anlatıyordu. Burjuvazi ise kendi bedeniyle ilişkisinde ters yöne bakar: gelecek soyu ve organizmasının sağlığı: ‘Burjuvazinin ‘kan’ı cinsel organı oldu.”(10)
Irkçılığın cinsiyetçilikle “birlikte” anılmasının bir başka nedeni üzerinde de duruldu: “Bu ilişki, yabancı olanın dişileştirilmesi şeklinde ifade buluyor. Yani yabancı olan da tıpkı kadınlar gibi, edilgen, irrasyonel, aşırı duygusal olmakla tanımlanıyor. Her iki grubun da ‘doğaya yakın oluşu’ tespiti, uygarlığa daha az yatkın olma tanımlamasıyla birleşiyor ve bu insan grupları üstündeki kontrolün meşrulaştırılması sağlanmak isteniyor.”(11)
Devlet ırkçılığı
Foucault, “devlet ırkçılığı” dediği süreci açıklarken iktidarın XIX. yüzyılla birlikte yaşamı göz önünde tutmaya başladığını belirtir. İnsan üstünde iktidar kurma diyebileceğimiz bu gelişme “biyolojik olanın devletleştirilmesi”nden başka bir şey değildir. Artık geçmişte, öldürme hakkını elinde tutan hükümranlık iktidarı yerine, biyo-iktidar teknolojisiyle birlikte, canlı varlık insanın üzerinde “yaşatma” iktidarı olan çok bilgili bir iktidar ortaya çıkıyor; hem “bedenin” hem de “yaşamın” sorumluluğunu yüklenen bir iktidar. “Yaşatma” amaçlı biyo-iktidara, -Sen öldürme yetkini nasıl kullanıyorsun?, diye sorduğumuzda devlet yapısındaki ırkçılığın kapısı açılmış olur: “Irkçılığı devletin mekanizmalarına sokan, işte bu biyo-iktidarın birden belirimidir. Irkçılık, iktidarın temel mekanizması olarak, modern devletlerde kendini gösterdiği biçimiyle, bu anda yerleşir, ki bu da, belirli bir zamanda, belirli bir ölçüde ve belirli koşullarda, ırkçılıktan geçmemiş hiçbir modern devlet işleyişi olmadığını gösteriyor.”(12)
Irkçılığın devlet mekanizmasına sokulmasıyla iktidarın sorumluluk yüklendiği yaşam alanında, “ölmesi gerekenle yaşaması gereken” arasında bir “kesinti” ortaya çıkıyor: “Yaşamak istiyorsan ötekinin, dışlananın, aşağı olanın öldürülmesi gerekir”, yargısı yaşamda “kol gezmeye” başlıyor. DEVAM EDECEK
ESAT KORKMAZ
Kaynakça:
(1) Eagleton, Terry; Tatlı Şiddet/ Trajik Kavranı-Çeviren: Kutlu Tunca-; İstanbul- 2012; Sayfa: 160
(2) “Sırasıyla köle sahibi, özgür girişimci ve yönetici olarak burjuva aydınlanmanın mantıksal öznesidir.”(Adorno, Theodor-Horkheimer, Max; Aydınlanmanın Diyalektiği; Kabalcı Yay.; İstanbul- 2000; s, 117)
(3) “Irkçılık dışlayıcı bir pratik olarak, sömürgecilik döneminde ortaya çıkıyor... İlk haliyle ırkçılık, plantaj aristokrasisinin ideolojisi olarak ortaya çıkıyor. Bu dönemin ırkçılığı kapitalist üretim ilişkisi içinde kullanılan köle emeğini açıklamayı sağlıyor. Buna ihtiyaç duyuluyor, çünkü kapitalist üretimde ücretli-özgür emek söz konsudur,... Irkçılığın nereden kaynaklandığını tespit etmek için üretim tarzına bakmak gerekiyor. Kapitalist üretim ilişkileri, kendi işleyişi içinde ırkçılığa mecbur... Türkiye’de de keskin bir ırkçılık var. Ama, Batı’daki klasik formundan farklılıklar gösteriyor... Biyolojik özelliklerden çok, kültürel gösterenlere işaret ederek çalışıyor.... Refah toplumlarında yükselen ırkçılığı, kriz dönemleriyle ilişki kurarak düşünmek gerekiyor...” (Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; İstanbul- 2012; İkinci Baskıya Önsöz; s, 9-10)
(4) “Yeni ırkçılık” tartışması, kapitalist üretim tarzında üretim araçlarının gelişmesine bağlı olarak ırkçılık ideolojisinin de kendini yenilediği ve biçim değiştirdiği görüşü ekseninde süren bir tartışmadır. Yeni bir ırkçılığın varolduğunu savunan görüşlere göre, kendisine biyolojik farklılıkları temel alan ırkçı yaklaşım, yerini görünüşte herhangi bir toplumsal grubun bir diğerinden üstünlüğü düşüncesine dayanmayan, ancak kültürel farklılıklar üzerinden bir ayrımcılık ve dışlama pratiği olarak kendini gösteren bir fenomen halini almıştır. Buradaki temel belirlenim, yeni ırkçılık pratiğinin ‘farklı’ kültürel formlara yönelik olmasıdır.” (Ekici, Ekrem; Yeni Irkçılık Tartışması Üzerine; Koceli- 2005)
(5) Aktaran: Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; İstanbul- 2012; s, 41
(6) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; s, 49
(7) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; s, 60
(8) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; s, 61-62-63 ve 65
(9) Memmi, Albert; Sömürgeci ve Sömürgeleştirilen İnsan-Çev.: Salih Ak-; Öteki Yayınları; Ankara- 1996; s, 100
(10) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; s, 81
(11) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; s, 88
(12) Foucault, Michel; Toplumu Savunmak Gerekir-Çev.: Şehsuvar Aktaş-; Yapı Kredi Yayınları; İstanbul.- 2002; s, 260