Fransa’da Tüketici Derneği ile çalışan bir grup uzman “literatürde ‘oniomania’ olarak bilinen alış-veriş hastalığının giderek tavan yaptığı bir çağdayız” diye açıklamada bulundu.
SELMA AKKAYA / PARİS
Yaz mevsimini geride bıraktık. Eylül ayında başlayacak iş ve okul için hazırlanırken, yeniden vitrinlerin, marketlerin, mağazaların önünü elinde onlarca torbayla dolduran insanlar ordusu kapladı. Kime sorsanız; ağzını “ihtiyaç olmasa alır mıyız?” cümlesiyle açıyor. Yaz temizliği adı altında, kapı önlerine bırakılan torbalardan, daha etiketi dahi üzerinde giysiler, hiç kullanılmamış araç-gereçler, birkaç sayfası karalanmış defterler fışkırıyor.
Bütün bunlara neden olan nedir sorusunu sorarken, geçtiğimiz günlerde Fransa’da Tüketici Derneği ile çalışan bir grup uzman “literatürde ‘oniomania’ olarak bilinen alış-veriş hastalığının giderek tavan yaptığı bir çağdayız” diye açıklamada bulunarak, konuya dikkat çekti. Dünyanın bir kısmının yoksul ve açlıkla sınanırken, giyecek giysi dahi bulamayan milyonların yanında, günlük olarak çöpe kıyafetlerin atılması vb. kabul edilemez olduğunu ifade eden uzmanlar; bilinçli tüketim ve çağımızın vebası alış-veriş hastalığı konusunda toplumu uyarıyor. Ücret düşüklüğü, yoksullaşma, işsizlik, kent sendromu, depresyon gibi süreçlerle birlikte kent insanında ve özellikle göçmenlerde tüketim konusunda “hastalık” olarak tanımlanacak düzeyde bir sürecin giderek kontrolden çıktığına işaret eden uzmanlar, sadece yetişkinler değil aynı zamanda çocuklarında aileleri tarafından bu sürece dahil edildiğini ifade ediyor.
Ezber bozuldu!
Kapitalist çağın bu hastalığının “müşterisinin” hangi sosyal statüde olduğu fark etmiyor. Aldıklarının niteliği farklılıklar gösterse de her toplumsal statüden insan bu döngünün içerisine dahil olmuş bulunuyor. Çünkü artık bir şeyin ihtiyaç olup olmadığına dair ezber bozuldu. Bir şeyin ihtiyaç olup olmadığı artık ne kişinin kendisi tarafından belirleniyor ne de yönetiliyor. Onu çevreleyen kapitalizmin tüm tüketim araçları, onu yönlendirirken, her birinin ağzından alış-veriş yapmak için farklı cümlelere dökülmüş gerekçeler duymak mümkün: “Hesabımın açık hakkından çocuklar için alış-veriş yaptım”, “Okul başlıyor, bu ayakkabılar yırtılmadı ama geçen yıl giymişti bunları, arkadaşlarının içerisine yeni ayakkabı ile gitmesin mi”, “İnternetten yeni siteler keşfettim, muazzam şeyler var. Hem de çok ucuz”, “Canım sıkıldı gittim kendime bir şeyler aldım”, “Bugün bütün gün bir iş yapamadım. İnternetin başına oturuyorum, akşama kadar internetteki alışveriş sitelerinde geziniyorum, neyin nerede ucuz olduğuna bakıp öyle alışverişe çıkacağım”, “Bir şey değil ya 5 ya da 10 euroluk ucuz bunlar, ondan aldım”, “Ne kadar şık ve pahalı giyinirsem, o kadar iyi iş bağlıyorum” vs.
Yaz-kış tüylü terlikler
Yukarıdaki cümlelerle aynı yola çıkan binlerce cümleyi artık günlük olarak duymak mümkün. Bu cümlelere neler mi eşlik ediyor; 10 yaşındaki çocuğun elinde son model cep telefonu, tüm genç kadınların ayağında yaz-kış tüylü terlikler, yeni saç modelleri, hırpalanmış pantolonlar, gerekli -gereksiz ev ve mutfak gereçleri, her yıl değişen koltuklar, ultra-viole ışınlar arasında artık teninin ne renk olduğunu unuttuğumuz insanlar, krediyle sürekli değişen arabalar, takma kaşlar-kirpik-tırnaklar, ayakkabı raflarına sıralanmış onlarca ayakkabı, hiçbir albenisi olmayan sırf marka amblemi için alınan onlarca şey, 6 ay bilemedin 1 yıl kullanılabilecek bir araba fiyatında pusetler, çocuk odalarına doldurulmuş yüzlerce (çocuğa hiçbir pedagojik katkısı olmayan) oyuncak...
Bütün bunlar çoğalırken, evlerde azalan kitaplar, aile içi, akraba, arkadaşlar arasında azalan sosyal ilişkiler, dostluk, özlem, bir başkası için kaygılar insanı besleyen tüm insani değerler, aktiviteler toplamı! Bu nedenle, amca, hala ve kuzenlerini tanımayan yeni kuşağın Kim Kardashian ailesini kedisine kadar tanıması doğallaşıyor! Sırf Rihanna kullanıyor diye, insanın üzerine her mevsimde gelen o saçma-sapan tüylü terliklerin gelmesi bu nedenle artık yaşamın bir parçası haline geldi!
Hastalığı körükleyen promosyonlar
İnsanlar “ihtiyaçları” olmaksızın, kendilerini dara düşürse bile satın almaya devam ediyor. Marketlere girdiğinizde, onun bu hastalığını körükleyen promosyon yöntemi etrafında günde binlerce ihtiyaç olmayan ürünün satılmasının kökeninde de tam da bu var. Aldığı her ürünle, aile ilişkisi sarsılan, kullandığı cep telefonuyla a-sosyalleşen, her şeyi fast-food olarak yaşamaya başlayan çağımızın insanının içimizdeki sıkıntıyı, üzüntüyü, yalnızlığı gidermek için satın alma konusunda yoldan çıktığı ifade ediliyor.
Konuyu, uzmanların bir kısmı çağımızın depresyonu olarak tanımlarken, bir kısmı ise Bipolar bozukluğun semptomu olarak adlandırıyor. Adını hangi biçimde tanımlarsak tanımlayalım artık, çağımızda kontrolden çıkmış bir gerçeklik karşımızda duruyor. Araştırmalarda kent, yoksulluk, popüler kültür, yalnızlaşma, teknoloji vb birçok neden ardı ardına sıralanıyor. Kimse işin özü Kapitalist sistemin kendisine dokunmadan, işi çağımızın psikologlarıyla çözme dışında bir önermede bulunmuyor!
Arzu, ego, istekleri yönlendiriyor
Neo-liberal kapitalizmin özünde sermayenin sürekli pompalaması gereken tüketim kültürü, ihtiyaç olanın tanımını da bütünüyle değişti. Artık kapitalizm yalnızca temel ya da gerçek ihtiyaçların karşılanmasına yönelik tüketim mallarını ya da hizmetlerini değil, oldukça farklı türdeki ihtiyaçların giderilmesine yönelik malları sokakta vitrinlerden, evde televizyon ve bilgisayardan, cebinizde cep telefonundan size sunuyor. Sermaye artık sadece sağlık, barınma, insanın yaşamını idame ettirmesi gereken zorunlu araçlarla yetinmeyip, insanların arzularını, egolarını, isteklerini yönlendirir hale geldi. Bunun bütünsel esirleri yine aynı sistem tarafından hastalıklı olarak tanımlanıp, onun yeni kâr sektörüne çoktan dahil olmuş sağlık alanındaki satışa sunulmuş psikologlar, ilaçlarla yeniden kuşatılıyor. Sosyal etkileşimi, sosyal baskıları ya da toplumun bireyi yoğurduğu sosyalleşme süreçlerini bütünüyle yeni kodlarla yazan bu süreç artık sisteme karşı yürütülecek mücadelenin bir parçası olarak görülmesi gerekiyor.
Tüketim kültürüne karşı savaş
Kapitalist sistem içerisinde toplumsal varlık olduğunu neredeyse unutmaya yüz tutmuş geniş kitlelerin, bu sistem içerisinde üretim ve tüketim arasındaki ilişkinin piyasa, para, fiyat, rekabet ve kar, diğer bir deyişle de, bütün bir meta mübadelesi araçlarıyla yönlendirildiğini görüyoruz. Bu nedenle, insan ihtiyaçları bir yandan kestirilemeyen ve yapay bir niteliğe bürünmüş bir yandan da sermayenin sürekli olarak arttırılabilmesinin ön koşuluna dönüşmüş çağımızda, kapitalizme karşı mücadelenin bir ayağı da tüketim kültürüne karşı açılacak savaştır!