Hikâyelerine “Râviyanı ahbâr ve nâkılân-ı a’sar ve muhaddisân-ı rüzigâr şöyle rivayet ve bu gûna hikâyet iderler kim…” (Haber veren, geçmişi nakleden, hadiseleri işiterek bildiren rüzgâr şöyle rivayet ve bu güne hikâyet eder kim.) diye başlayan meddahlardan el alıp başlayayım.
Delillere baktıkça çocukluğumun ip canbazları geliyor aklıma. Tüm marifeti “düşecekmiş” gibi yaparak seyircilerin yüreğini ağzına getiren, hesaplarını yerçekimi ile gökçekimi arasındaki dengeye ve ipin dünya görüşü üzerine kurmuş canbazlar. Yüzünü görünce ayaklarını, ayaklarını görünce yüzünü unutturan canbazlar. Şu günlerde tarih ve coğrafya ipi üstünde gezen “söz canbazlarını” gördükçe, her gösteride birbirlerinin kader hesaplarını tutanlar geliyor aklıma. O yıllarda uzun bir tenhalıktı kasabamız. Dağlar uzun bir gürültüydü ve henüz misafirlerine, dağban çocuklara kapısını açmamıştı. İpin sır kâtibiydi canbaz. İpe söylediği cümlelerden hikâyeler kuran, soruları izleyicilerin üzerine düşüren, cevapları ipe seren bir vakanüvis idi. Sözün burasında benim canbazı bırakıp, kıssadan hissesi yirmi dört ayar siyaset kıymetinde başka bir cambaz hikayesini okuyalım:
“Ammaa…, dehşetle hazzettiğim bir varyete varsa o da ip canbazlarınınkiydi. Biri handiyse sağır, üfürsen havalanacak denli sıska, çirozlukta onunla yarışan diğeri ise âmâ olan bu zatları yolda görsen hiç aklına gelir mi melekeleri? Ya o çelimsiz bacaklarda böylesi derman? Meğer şark illerinde namını duymayan bir bendeniz kalmışım bu muhteremlerin. Zannedersin hakiki hayatları ip üstünde geçiyor. İpe çıkmalarıyla bambaşka bir âlem aralanıyor. (…) Canbaz ipin nihayetine değil, menzil tüketmeye yürüyor. Yalnız ipteki değil, sinesinde vücuda gelen kâinatın sinik dengeyi, o ilâhi muvazeneyi arıyor. Cümle ahali o hûşûya kapılmış, canbazhane elemindeki kendi ibadetini yerine getiriyor. Bu vecd ile namaza durmuş yalnız ihtiyarlar gibi, imanın yumulu gözlerine başka bir nur vuruyor. Ve şaşılacak şey, hepsinin gözleri öyle yumulu duruyor. (…) Onlar kendi içlerindeki dengeyi arar. Onlar gibi; daha iyi görmek için değilse şayet gözlerini yumma!’ (…) Sıra bizim dervişlere geldiğinde, kesik kesik vuran kös haricinde tek sâdâ işitilmez oldu. O denli sessizdi ki meydan, yanan meş’alelerin çıtırtısını duyabilirdin.
Dervişler ilkin ipin orta yerinde buluşacak, âmâ olanı diğerinin terazisine basaraktan omzu üzre çıkıp tüneyecek ve dahi ipin nihayetine kadar aynı muvazene ile ilerlenecek ki, şehzade onları keyfine göre ödüllendire. Dervişlerin aradıkları altın değilse de. Nefesler tutuldu canbazları yanıltmamak için. Ayaklarında kubadi pabuçlar, temkinli adımlarla ilerleyen birinin gözleri iraden, diğeri tamamen kapalı dervişlerin yüzlerinde raks ediyordu yalım suretleri. Teraziye yüklenip yoldaşının omzuna yerleşirken âmâ, ahalide heyecan had safhada idi. Numaranın en çetin mertebesi atlatılmış olmakla birlikte, nazik muvazenenin temin lüzumu sürgidiyordu. Nihayete ancak birkaç adım daha kalmıştı. Tam bu esnada, heyecandan neredeyse kalbi duruveren Şehzade, erken davranıp fırlattı tepedeki canbaza kuşağından fora ettiği keseyi. Lakin havada uçan pul, kula değil âmânın terazisine rastgeldi. Beyhude debelenme para etmedi. Şehzadenin parası yine fukaraya gitmedi. Tepetaklak olup düşüverdiler aşağı. Gözleri görmeyen, artık nefes de alamayacaktı. Rivayet odur ki, ademin dengesini bozan bir avuç sikkedir. Dervişi öldüren yere değil, akçe mertebesine düşmektir. İşte o gün bugündür Ali Osmani asilzade ile reaya arasında denge kuramaz. Bu hikâyet üzredir ki iki canbaz zinhar bir ipte oynamaz.” (Hayalet Gemi, Cenk Büker)
Hikâye bitince vebali hikâyenin kaynağına bırakan meddah gibi bitireyim:
“Bu kıssadır bir mecmua kenarında kaydolmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisân ettikse affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hikâye söyleriz…”