”Üç ayı aşkın süredir direnişini sürdürdüğü evdeyim. Kişisel tarihimin en önemli ve en ayrıcalıklı zamanını yaşıyorum. Leyla Güven’den zamana değer vermesini ve zamanı disipline etmesini öğrendim. İnsanı çok önemsemesi ve o güçlü iradesi beni etkiledi.”

İSMET KAYHAN

Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisiti Figen Ekti. Üç ayı aşkın süredir Leyla Güven’in yanında. Direnişin canlı tanığı. Direnişin sürdürdüğü evde olmanın, bu sürecin her anına tanıklık etmenin önemli ve tarihi bir ayrıcalık olduğuna dikkat çekiyor. Leyla Güven’in evine ilk geldiği zamanlar duygusal bir yaklaşım içinde olduğunu ancak zamanla düşünsel bir olgulaşma yaşadığını söylüyor.

Direnişi dördüncü mevsime giren Leyla Güven’den sabrı, zamana değer vermesini ve zamanı disipline etmesini öğrendiğini de sözlerine ekliyor. ”Enfeksiyon kaptığı dönemlerde ziyaretçi kısıtlamasından kaynaklı gelenlerle görüştürmememiz kendisini çok zorluyor. ‘Ben bir canı bunca değerli annelerden nasıl esirgerim’ diyen, bir anneyi incitmek yerine canından vazgeçebilecek bir kadın” sözleriyle Leyla Güven’i anlatan Figen Ekti ile konuştuk.

Öncelikle Kürt özgürlük mücadelesi tarihinin en uzun süreli direnişini sürdüren Leyla Güven’in son durumunu öğrenmek istiyoruz…

Leyla Güven’in başladığı açlık grevi eylemi 7. ayına girdi. Bu nedenle fiziki olarak elbette ciddi sağlık sorunları var. Aşırı kilo kayıbı, mide kasılmaları, kas krampları, baş dönmesi, bulantı, iyileşmeyen ağız içi yaralar, yutkunma güçlüğü, sıvı almada zorlanma, uykusuzluk gibi… Ama moral motivasyonu ve yoldaşlarıyla beraber başaracağına olan inancı her zamankinden daha iyidir diyebilirim. Her güne başarmaya daha yakın olduğumuzu söyleyerek başlıyor.

Uzun süredir Leyla Güven’in yanındasınız. Böyle büyük ve tarihi bir direnişin tanığı olmayı anlatabilir misiniz?

Üç aya aşkın bir süredir tarihi direnişin sürdürüldüğü evdeyim. Böyle bir sürecin her anına tanıklık etmek, tarihi bir fırsat, çok önemli bir  ayrıcalık. Kürdistan tarihinden, kadın hareketi tarihinden okuduğum direnişlerden farklı olarak canlı tanıklığını yaptığım bir direnişin içindeyim. “Bu eylemin bilinci ve manevi sorumluluğu çok  ağırdır” ürkekliğiyle gediğim evde zamanla bu sorumlulukla bütünleştikçe bu tarihsel ayrıcalığın önemini daha çok anlamaya başladım.

Duygusal yanı ağır basan, ilk zamanlar gün geçtikçe mantıksal çerçeveye kavuşarak düşünsel bir olgunlaşmayı ve her gün yeniden kendini sorgulayarak yenileme ihtiyacını hissettirdi bana. Bu direnişle birlikte halk ve kadın geçekliğini kendi kişiliğinde yeniden ele almanın fırsatını yakaladım. Buraya  dayanışmak ve bu eylemin bir parçası olmak için gelen her kadında, her annede, her insanda kendine ait bir parça görmek, toplumsal parçalanmışlığın bütününü görme fırsatı sundu bana. Kişisel tarihimin en önemli, değerli ve en ayrıcalıklı zamanını yaşıyorum.

Peki direnişini farkı kılan nedir?

Her şeyden önce bu direniş bir kadın öncülüğünde başladı ve annelerin sahiplenmesiyle gündeme damgasını vurdu. Bu direnişi farklı kılan ise derinleştirilmiş tecrit sistemine karşı bir itirazadır, karşı duruştur. Tecrit özü itibariyle kişiyi kendisinden vazgeçirme politikasıdır. Bu sistematik tecrit!

Böyle tarihsel bir eylemin kadın öncülüğünde başlaması, elbetteki tesadüfi değil, çağın itirazı, başkaldırısıdır. Nitekim Sayın Leyla Güven, “ben iki çocuk annesi, dünyadan bihaber bir ev kadınıydım, Sayın Öcalan’ın felsefesiyle kendimi tanıdım’’ diyerek, eylemin anlamını ortaya koymaktadır.

Bu direnişin önceki açlık grevleri ve ölüm oruçlarından farklı yanları olmakla beraber benzer tarafları da var. Kürt özgürlük mücadelesi tarihinde en uzun süreli açlık grevi eylemidir. Üç mevsime yayılan bir eylemsellik sürecini yaşıyoruz. Üç mevsim direniş, dördüncü mevsimin başarısına gebedir şimdi. Diğer bir farkı ise ilk defa dünyanın her tarafına yayılan, duyulan, çok farklı dinamikleri içine alan bir eylemsellik oldu.

Önceki açlık grevi ve ölüm oruçları direnişi ideolojik devrim  karakterine sahip, bir halkın kendi küllerinden yeniden doğma mücadelesinin başlangıcıydı ve o yıllarda kendi çağının destansı direnişiydi. 12 Eylül darbesinden sonra faşizmin yarattığı sessizlik ortamı, inkar, imha, kültürel soykırım, asimilasyon ve sürgün politikalarıyla neredeyse bir halkı tarihten silmiş olduğuna kendini inandırmış bir anlayış hakimdi. Tam da her şeyin bittiğini ifade eden bu derin sessizlik ortamında Kemal Pir, Hayri Durmuş ve yoldaşları öncülüğünde gelişen ölüm orucu direnişi, Kürtlerin mücadele tarihinde karanlığı yırtan bir çığlık, faşizme diz çöktüren irade üstünlüğüdür.

“Haklı bir davanın militanı olarak ah demeye utandım” diyen Sakine Cansız, bu direniş geleneğinin en üst kimliğidir. O dönemin koşullarında böyle bir direniş, bir halkın kendi küllerinden yeniden doğmasını sağlamıştı. O günden bu yana zindanlarda mücadele tarihi direniş geleneğiyle tarihe mal olmuştur. Diyarbakır 5 Nolu Zindanı halen bu destansı direnişin kalesi durumundadır. Mazlum Doğan, Kemal Pir, Sakine Cansız ve binlerce ardılları…

Diyarbakır 5 Nolu bu sefer de Leyla’nın öncülüğüne çağın direnişine tanıklık edecekti. Çok kimlikli bir kadın düşünün ama sahip olduğu kimliklerin bilincinde olan ve  bu sorumlulukların derin sancısını yaşayan, ağır yükünü taşıyan bir kadın…

Bir kadın, bir anne, bir kurumun eş başkanı, bir siyasetçi ve bir insan. Her kimliğiyle tek tek ve ayrı ayrı tarihe yolculuk yapan, tarihle hesaplaşan bir kadın. Yok sayıldığı, kaybedildiği yerden nasıl kendini bulduğunu, hangi felsefeyle ilk kadınlık bilincini edindiğini anlayan bir kadın.

20 yıllık sistematik tecridin “alışılmış” duruma getirilmesi karşısında “bir şeyler yapmalıyım” arayışına giren bir kadın. Ve beslendiği direniş öncüleriyle buluşarak eyleminden 4-5 ay önce kendi içine bir yolculuk başlatan bir kadın. Bedenini, ruhunu, iradesini sınayarak kararlaşan bir kadındır Leyla gerçekliği. Mazlum’un aydınlattığı yoldan, Hayri’nin “borcunu“ devralan, Kemal’in zaferinden, Sakine’nin inadı ve iradesinden kararlılığını bileyen bir kadın hakikati yarattı Leyla. Bu hakikatle 8 kasım 2019 tarihinde bedenini açlığa yatırması elbette bir tesadüf değil, kadın iradesi ve bilinciyle çağın direnişine öncülük etmektir. Dile kolay, üç mevsim devirdik, altı ay, yılın yarısı, dirhem dirhem eriyen bir beden ama her gün büyüyen kararlılık, umut ve başarma duygusu.

Bu iradenin beslendiği üç önemli kaynak var.

  • Sayın Öcalan’ın felsefesi,
  • Zindan direniş tarihi,
  • Ve anneler şahsında Kürt kadın mücadelesidir.

Leyla Güven’in “İnsanın yedikleri, içtikleri değil hissettikleri insanı yaşatıyor’’ sözleri, nasıl bir iradeye sahip olduğunu net bir şekilde  ortaya koyuyor.

Bu direnişin Kürt kadınının mücadelesindeki yerini nasıl tarif edersiniz?

Leyla Güven’in öncülük ettiği bu direniş Kürt Kadın hareketi tarihinde önemli bir yere sahiptir. Tarihin en kritik aşamalarında kadınların direnişi, başkaldırısı ve hamlesel çıkışlar yapması yeni bir durum değil. 38’de Bese ve Zarife, 70’lerde Leyla Kasım, 80’lerde Sakine Cansız, 90’larda Berivan, Beritan, 2000’lerde Kurde, Ronahi, Rotinda ve niceleri… Geldiğimiz 2019 yılında Leyla Güven öncülüğünde kadınlı erkekli binlerin tarihi direnişidir. En önemlisi beyaz tülbentleriyle çocuklarının direnişine sahip çıkarak her gün bedenlerini faşizan saldırılara siper eden annelerin bu eyleme direniş çemberi olmasıdır. Faşizmin en çok korktuğu ses kadınların sesidir. Bunu her gün izlediğimiz, gördüğümüz devletin meydanlarda direnen annelerimize kadınlara uyguladığı sınırsız şiddet ve öfkeden çok açık görebiliyoruz.

Leyla Güven’in öncülük ettiği bu direnişin önemli farklarından biri de dünya kadın tarihindeki mücadele deneyimlerini yeniden buluşturması, evrensel kadın mücadelesiyle dünya barışını kadınların getirebileceğini ortaya koymasıdır. Filistin’den İspanya’ya, Arjantin’den İzlanda’ya, İsviçre’den Almanya’ya Türkiye ve Kürdistan’ın dört parçasından olmak üzere dünyanın dört bir yanından mücadele eden kadınları direniş ikliminde buluşturan bu uzun soluklu eylem bir yanıyla da yaşadığımız çağın kadın kimliğini, kadın bilincinin ruhunu taşımaktadır. Bu anlamda Kürt kadın mücadelesi tarihsel direnişlerden süzülerek Leyla’nın öncülük ettiği eylemle yeni bir boyut kazanmıştır.

Tarihte ilk kez devletin kendi koyduğu yasalarını uygulamasını talep eden bir eylem bu denli uzun sürdü ve evrenselleşti. Bu direniş aynı zamanda evrensel hukukun, demokratik, vicdani ve ahlaki toplum yasalarının kadın bilinciyle yeniden yazılması ve çarpıtılarak tersyüz edilmiş toplumlar tarihinin yad edilme mücadelesidir. Hukuk ve adaleti erkek egemenlikli zihniyetten arındırmadır. “Hiçbir savaşı kadınlar başlatmadı ama dünya barışını kadınlar geliştirecek güce sahiptir” diyor Leyla Güven. Her biri, birden fazla evladını kaybetmiş beyaz tülbentli annelerimizin gece gündüz durmadan gösterdikleri direniş bunun en iyi örneğidir. Beyaz tülbent Kürtler de toplumsal sorunları barışçıl yöntemlerle ele almanın simgesidir, kavgalı taraflar arasındaki elçidir. Dolaysıyla Kürt kadınları ve Kürt analarının onurlu mücadelesi bir kez daha gösterdi ki Ortadoğu ve dünya kadın mücadelesine de önemli katkı sunacaktır.

Kürt kadınının ve annelerinin duruşunu, görkemli mücadelesiyle dünyaya duyuran Rojava kadın devriminde de görmüştük. Rojava’da anneler ve kadınlar yaşamın her alanında ve devrimin her cephesinde direnişleriyle yer alarak devrime damgasını vurdu. Kürt özgürlük mücadelesinin en uzun eylemi olarak farkını kadın öncülüğüyle ortaya koyan bu açlık grevi direnişine her alanda beyaz tülbentli anneler katılarak direnişleriyle bu eylemin haklılığını ve meşruluğunu siyasetin ve toplumun gündemine taşımayı başardı. “Öldüren“ sessizliğin utancını anneler beyaz tülbentleriyle kırarak yaşatmak için direnişi her alana taşıdılar. Bu eylem kadınlar öncülüğünde başladı, annelerin direnişiyle başarıya ulaşıyor. Ruhu, kandın rengi itibariyle Rojava devrimine benzemektedir.

Peki güçlü bir dayanışma örülebildi mi?

Son 3-4 yıldır yaşanan korkunç baskı, sindirme ve insanlık dışı uygulamalar ile bu direniş görünmez kılınmak istendi. Eylemin 100. gününde Leyla Güven’nin evine yürümek isteyen seçilmişlerin ve çocuklarının taleplerini duyurmak isteyen beyaz tülbentli annelerin ne tür saldırı, ablukalar ile engellendiklerine dair görüntüler hala hafızalarda canlı ve her gün tekrarı yaşanıyor. Bu nasıl bir korkudur ki bir anneyi onlarca polis ablukaya alarak, engellemeye, görünmez kılmaya çalışıyor. Bu anlamda bu eylem etrafında kitleselleşen bir dayanışmadan bahsedemeyiz ama her gün daha da büyüyen beyaz tülbentli annelerin bu dönemki duruşu ve mücadele azmi milyonların yürümesine bedeldir. En önemlisi de beyaz tülbentli kadınların en az çocukları kadar bu eylemin başarısına inanmasıdır. Tecrit salt Kürtlerin sorunuymuş gibi yaklaşan siyasi anlayış şimdi bu yaklaşımın bedelini ödüyor. Bu anlayış hala devam etse de kadınların dayanışması ve direnişi meydanlara taşıması beyaz tülbentli annelerin öncülüğünde büyüyerek gelişmektedir. Faşizmi korkutan ses kadın dayanışmasının sesidir. Türkiye ve dünya siyasi anlayışı bu ses karşısında sınıfta kalarak tarihin büyük utancını taşımaktadır.

Leyla Güven cezaevlerinde 30 tutsağın ölüm orucu kararı almasını nasıl yorumladı?

Elbette ki daha ağır bir sorumluluk ve yük hissediyor omuzlarında. Bu eylemde tek başına yola çıkmıştı ve yoldaşlarının yükünü tek başına omuzlamak kararlılığıyla direnmeye karar vermişti. Edindiği tüm kimliklerini değerlendirmek istemişti. Ama gelinen aşamada bu sürecin sadece kendisiyle sınırlı bir sorumluluk olmadığı anlayışıyla kararlı direnişi her gün biraz daha bedenine hükmediyor. “Bu beyin izin vermediği sürece bu beden iflas edemez” diyor.  Her bir arkadaşının yaşaması için kendisinin yaşama kararlılığı ve irade gücü her gün daha çok güçlenmektedir.

Zülküf Gezen’in ailesine başsağlığı dilediği zaman Leyla Güven, “Ben zindandan geliyorum. Zindan duyguları çok farklıdır’’ demişti. Sizin de gözaltı ve zindan süreçleriniz var. Bir direnişçinin ‘zindan duygusu’ nedir, nasıl anlatırsınız?

Evet yaşadığı her anı zindan duygusuyla yaşıyor, çünkü beslendiği kaynak zindan direniş geleneğidir. Amaç ve hedefleri olan bir insan için zindan çok farklı bir alandır. Bireyin kendiyle, toplumla, sistemin kişiye öğrettikleriyle yüzleştiği, kendisini tanıdığı iyi bir yoğunlaşma alanıdır. En önemlisi de tüm zorlu süreçleri yoldaşlarının ortak ruhu ve iradesiyle aşmaya çalışmaktır. Bu çok farklı bir duygu ve bağ geliştiriyor. Hesap kitabı olmayan çok derin bir duygudur. İçtiğin çayı, yaptığın sohbeti, paylaştığın her anı farklı ve anlamlı kılan bir duygu. Bu duyguyu farklı kılan ortak ruh, ortak irade ve ortak mücadele süreçleridir.

Leyla Güven sizin yaşamınızda neyi değiştirdi?

Her şeyden önce zamana değer vermesi ve zamanı disipline etmesi etkiledi beni. Zamanı ve insanı çok önemsiyor. Bir anda yapılacak işi zamanında yapılmasının derin bilincinde olan bir kadın. Sabah kalkma saatinden gece uyuma saatine kadar yapılacakları önemine göre sıralanması gerektiğini öğrendim. Gelen her selamı, her mektup ve mesajı anında cevaplanmasını ve hiçbirisinin gözardı edilmesini istememesi yaşam karşısındaki bütünlüklü zihnini ifade ediyor. En ufak bir detayı kaçırmıyor. Bedeni yorgun düşse de zihni çok açık ve net.

Siyasal gündeme yaklaşımı da önem sırasına göre şekilleniyor. Dünya, Ortadoğu ve Kürdistan’ın siyasal gündemini bütünlüklü ama önem sıralamasıyla ele alması çok öğretici. Toplumsal sorunlara yaklaşımı da öyle. Çok naif, nezaketli ve ince ruhlu bir kişiliğinin olması iradesinin güçlülüğünden belli oluyor. Ziyaretine her kültür, inanç ve kimlikten insanlar ve kadınlar geldi. Gelen her ziyaretçinin özgünlüğünü düşünerek diyalog kurması öğrendiğim en güzel tarafı. Bu kadar ilerlemiş eylemden kaynaklı halsizlik ve takatsizliğine rağmen gelen herkese güç ve moral vermesi, beslendiği kaynağın insan olduğunu ortaya koymaktadır.

Özellikle kadınlar ve anneler konusunda çok hassas ve titiz. Enfeksiyon kaptığı dönemlerde ziyaretçi kısıtlamasından kaynaklı gelenlerle görüştürmememiz kendisini çok zorluyor. “Ben bir canı bunca değerli annelerden nasıl esirgerim’’ diyen, bir anneyi incitmek yerine canından vazgeçebilecek bir kadın.  Özcesi beslendiğimiz değerlerimizle yeniden buluşmayı, zamanın kıymetini, yaşamın bir bütün olduğunu, sabır ve çalışkanlığın birbirini beslediğini, toplumsal değerlerimizin hassasiyetini öğrendiğim bir dönem oldu. “Tarihi direnenler yazar“ hakikatine bire bir tanıklık ediyorum şimdi ve bir kez daha anladım ki bu çağın tarihini kadınlar direnerek yazıyor.

Yanılmıyorsam, ‘’Leyla Güven’in söylediği hiçbir şeyi kaçırmamak ve belgelemek olduğunu’’ söylemiştiniz. Şimdi sormak istiyoruz; neleri belgelediniz?

Daha çok görsel olarak belgeliyorum. Her anını fotoğraflıyorum. Yüzüne, davranışlarına yansıyan acısını, sevincini, üzüntüsünü fotoğraflıyorum. Kimi özel ziyaretlerini video olarak belgeliyorum. Elimden geldiğince tarihe not düşülecek durumları belgeliyorum. Şimdilik sadece arşiv oluşturuyorum, ileride belgesel niteliği taşıyacak çalışmalara  dönüşür.

Sayın Güven’in kurduğu her cümle tarihe not düşürüyor; kaydetmenin dışında zihnime de kazıyorum. Kısa bir kesitini paylaşayım:

  • “Bu karanlıkta bir ses olmak istedim, sesimi duyan olur mu bilmiyorum, beni gören olur mu bilmiyorum. Ben cezaevindeydim ve ciddi anlamda siyaseten görünmez kılınmaya çalışılan bir noktada, karanlıkta bir çığlık olmak istedim.
  • Belki partim eleştirecek; hani biz Türkiye siyaseti yürütüyoruz, niye böyle bir şey yapıyorsun… Belki eşbaşkanı olduğum kurumum da eleştirecekti, çünkü hiçbirinin haberi yoktu, belki hepsi karşı çıkacaktı ama olsun bunun için dünyayı karşıma almaya hazırdım.
  • Bu eylemi üç dört ay boyunca kafamda tasarladım; 14 Temmuz’a denk getirmek istedim ama kelepçeden dolayı götürmediler mahkemeye. 11 Temmuz’da mahkemem vardı, mahkemede açıklayıp 14 Temmuz’da eylemi başlatacağımı söyleyecektim ama gidemedim. Dolayısıyla bu kararımı mahkemede bir şekilde açıkladım.
  • Cezaevindeyken çok kısıtlı imkanlara sahiptik; gazetemiz verilmiyordu, bir tek Cumhuriyet gazetesini alabiliyorduk, kendimize dair bir cümle bulmaya çalışıyorduk, radyo yok, yasak.
  • Belli bir süre sonra hızlı kilo vermeye başladım ve avukat görüşüne de çıkamadım. Yani bilgi alamıyorduk doğru düzgün.  Ama dışarı çıktığımda, eylemin 79. gününde tahliye olduğumda  bu eylemin amacına ulaştığını, hatta her ne kadar görünmez kılmaya çalışsalar da tecridin tüm dünyanın gündemine girdiğini, kendimce amacına ulaştığını düşünüyorum.
  • Sayın Öcalan’ın herhangi bir tutuklu olmadığını, herhangi bir lider olmadığını anlatmaya çalışmıştım ve bunun anlaşıldığını düşünüyorum.
  • Şimdiden sonra biz ölmek üzerinden değil, yaşamak üzerinden bir cümle kurmak istiyoruz.
  • Şu ana kadar dokuz gencecik arkadaşımız biz ölmeyelim diye fedaice yaşamını ortaya koydu.
  • Görüşme oldu ve Sayın Öcalan’ın sesi dışarı çıktı. İnanıyorum daha da görüşmeler olacak, tecrit tamamen kalkacak ve sizlerle daha özgür ortamlarda, daha güzel ortamlarda bir araya geleceğiz. Bu bir ütopya gibi gelebilir ama şunu unutmayalım ki ütopyalar henüz gerçekleşmemiş olanlardır, imkansız olanlar değil.
  • Onun için biz daha özgür, daha demokratik, daha eşitlikçi, daha çağdaş bir ülke de yaşamayı hak eden insanlarız; Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i ile.
  • Ben çok huzurluyum, çok mutluyum; sanki içimde bir volkan var ve her an bir çağlayan akıyor.
  • Bu uğurda ölmek benim için çok büyük bir onur, henüz yaşıyor olmam bile inanılmaz bir şey. 190. güne dayandım nasıl oluyor, ben de bilmiyorum ama demek ki insanın içindeki coşku insanı yaşatıyormuş, demek ki insanın yedikleri içtikleri değil hissettikleri yaşatıyormuş, ben bunu çok derin hissediyorum.
  • En azından çocuklarımız için güzel bir gelecek olacağına yürekten inanıyorum.’’