Agamben, insanın şimdi’ye erişiminin ancak geçmişin bilgisiyle mümkün olduğunu söyler. Bu, öyle genel geçer kanaat örüntülerinin içine yerleşerek edindiği ucuz anlamla ilgili basit bir mesele değil. Çünkü geçmişin bir hikaye veya bir mitoloji olarak kurgulanması başka bir şeydir, bir bilgi meselesi olarak geçmiş başka bir şey. Bilgi, söz konusu hikayedeki tutarsızlıkları açığa çıkararak o hikayenin bütünlüğünde çatlaklar yaratır. Ancak bu türlü bir hikayeyle ‘özne’ olabilen insanların bu çatlaklara tepkisi elbette bunları boğmak yönünde olacaktır.

Basit bir mekanizmadır bu: Dünya karşısında tam bir değersizlik deneyimi yaşayan özne, bu değersizliği bir epik hikâyeyle telafi etmektedir. En nihayetinde “yedi düveli yönetmiş bir ecdadın torunu”dur. Tabi bu da temel düzeyde bir yabancılaşma hali doğurmaktadır: Kendi gerçekliğini olduğu gibi değil, bu gerçekliğe giydirilmiş yanılsamalarla kavramaya ilişkin bir yabancılaşma.

Bu yabancılaşma hali, hepimizi, şurasından burasından kat eden bir hal ve nihai yapısını insanın kendisi ile kendisi arasına girmiş bir mesafe oluşturuyor. Kuşku yok ki ‘tarih’ adı altında önümüze konmuş şu ‘büyük hikayenin’, tam da bu mesafeyi doldurmaya soyunmaktan başka işlevi yok. Bu anlamıyla ‘tarih’, bir simgesel evrenin ve giderek yalnızca bu evren içinde özne haline gelebilen kimselerin kimliğinin tutarsızlığını gidermek işlevindedir. Doğrusu, direnenlere direnme olanağını yaratan şey de bu tutarsızlıktır. Çünkü örtük bir düzeyde bu tutarsızlığın farkında olan bu özne, kendi konumunu ve kimliğini doğrulamak ve onaylatmak için sürekli seferler düzenlemek zorundadır. “Size Türk’ün gücünü göstereceğiz” demek, en nihayetinde bu gücü gösterememiş olmanın itirafıdır. Tam da bunu gösterememiş olduğu için daha da saldırganlaşan bir güç var ortada. Gerçeklikle söylem arasındaki mesafe ‘burada’ ve bu biçimde oluşmaktadır.

Bu kimlik gerçekliğe tosladıkça, kendi hikayesini ve mitolojisini, gerçeklik hakkında fanteziler üreterek muhafaza edecektir. “Yedi kıtaya hükmetmiş bir ecdadın torunları bugün neden yapamamaktadır bunu?” sorusuna verdikleri yanıttır fantezi. Örneğin Kürtler yüzünden! Örneğin Kemalistler tarihte bir boşluk açmış oldukları için! Örneğin kahrolası İngilizler hep ortalığı karıştırdığı için! Böylelikle, kendisini ecdadının büyüklüğünün liyakatli bir taşıyıcısı olarak göremeyen, böyle görme olanağı olmayan bu özne, bu yetersizlik psikozuna verdiği yanıtı ötekine dönük bir nefret olarak inşa eder. Kürtler olmasa take-off’a geçecekler ya!

Bu kimlik gerçekliğe her tosladığında bütün hikayesini de yeniden seferber eder. Aynı şekilde söylemi dağılmaya başladığında da bütün reel gücünü seferber eder. İkisinin de doruk noktasına tanıklık ettik 2016 yılı içerisinde. Birini tahkim etmek için diğerini olanca gücüyle seferber etti Devlet. Fakat bu kadar. Kendi kimliğinin tutarlılığını tahkim etmek hususunda, Kürdistan açısından bir kere daha devreye sokabileceği başka bir aygıtı kalmadı. 1945 öncesinde yaşıyor olsaydık, bu doğrultunun gittiği yerin Soykırım olduğunu söylerdim. E artık bir Soykırım imkanı da olmadığına göre, şişirilmiş bir zafer söyleminden başka yapabilecekleri pek bir şey kalmadı. Geçecektir. Her şey bir kenara, bu kimlik, kendi selameti açısından dönüşmek zorunda.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun son günlerdeki söylemlerini de bu kimlik ekseninde okumak gerekiyor. 20 Kasım’dan itibaren Kürdistan’da olacağını beyan etmiş. İşte söz konusu kimliğin bütün tutarsızlığını ortaya koyan bir soru: Ev sahibi olarak mı gelecekmiş, misafir olarak mı? Ev sahibiyse söylesinler de kılıçsız gelsin, yok eğer misafirse davet beklesin. İkisi de değilse, işgalciden başka adı yoktur.