ALADDİN SİNAYİC/LONDRA


Türk devletinin Kürt kentlerindeki yıkım ve katliamlarını Senatoya taşıyan Çek Senatör Václav Láska, “Eğer Türk devleti kendi vatandaşlarına karşı kabul edilemez aşırı yöntemler kullanıyorsa, ordu sivil insanlara şiddet uygulamaya devam ediyorsa, Türk devleti ile anlaşmamız mümkün değil” diye belirtti.

Çek Cumhuriyeti Senatosu üyesi Senatör tarafından hazırlanan önerge 24 Mayıs’ta Dış İlişkiler, Savunma ve Güvenlik Komitesi’nde oy birliği ile kabul edildi. Önerge, 2015-2016 yılları arasında Türk devletinin Kürdistan şehirlerine yönelik yıkımı ve devlet güçleri tarafından katledilen Kürt sivilleri kapsıyor. Türk devletine Kürdistan’daki hak ihlalleri konusunda uyarı yapılırken, insan haklarına ve demokrasiye saygılı olma çağrısı yapılan önergeyi hazırlayan Senatör Václav Láska ile önerge öncesini, sonrasını, etkilerini ve nedenlerini konuştuk. 


Türk devletinin Kürt şehirlerine yönelik saldırılarını ve yaşanan hak ihlallerini içeren önergeniz Dış İlişkiler, Savunma ve Güvenlik Komitesi tarafından kabul edildi. Bu önergeyi sunmanıza neden olan gerekçeleri anlatır mısınız? 

Avrupa’nın bir parçası olan, hatta Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan bir ülke için bu yaşanan pratik, devletin kullandığı yöntemler çok fazla aşırı. Türk hükümetinin kendi vatandaşlarına yönelik bu davranışı kabul edilemez. Yaşanan hak ihlalleri Avrupa standartlarına çok ters bir noktada ve bunun bir şekilde bir çözüme kavuşması şart. Tabi bunu yapabilmek için ilk olarak bu ihlalleri gündeme getirmek, onu tartışmak ve görmezden gelmemek gerekir. 


Kürtlerin yaşadığı baskılarla ilk ne zaman tanıştınız? Türk devletinin Kürt kentlerinde son dönemlerde gerçekleştirdiği saldırılara ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Ben de tam olarak bilmiyorum aslında. Zamanla gelişti. İlk olarak Kürt halkıyla dünyada en büyük devletsiz halk oldukları için ilgilenmeye başladım. Özellikle AB-Türkiye arasındaki mülteci anlaşmaları döneminde dikkatimi Türkiye’ye doğru yönelttim. Mülteci konusunda da Türkiye’nin davranışı yine bana kabul edilemez geldi. Öylece Türkiye’ye ilgim gelişti ama itiraf etmeliyim ki Türk ordusunun Kürt vatandaşlarına yönelik muamelesini öğrendiğim zaman iyice şaşırdım. Bu bilgiler benim için yeniydi. Kürt halkının yaşadıkları ile ilgili rapor hazırlayıp önerge sunmayı çok önemli buldum, çünkü yaşananlardan habersiz bir tek ben değildim. İlk başta da söylediğim gibi, bir şeyin çözümü bulunmak isteniyorsa, öncelikle sorunun iyi bilinmesi gerekiyor.

Kürt halkını terörist olarak gören ve ona bu çerçevede yaklaşan bir durum var. Sivillere yönelik bu aşırı şiddet kabul edilemezdi. Bir de genel olarak bu konudaki yaklaşımım şu; eğer birisini şiddete teşvik etmek istiyorsanız, o zaman o halka kendiniz terör uygulamaya başlarsınız. Halkını terörist olarak gören ve ona bu çerçevede yaklaşan bir durum var. 


Okuyucularımıza biraz önergenin hazırlık ve tartışılıp kabul edilme sürecinden bahsedebilir misiniz?

İlk olarak, bu sorunun senato tarafından bilinmesi ve görüşülmesini istediğime dair karar verdim. Sonra bu konuda uzman bir ekibin öncülüğünde Kürdistan’da yaşananlarla ilgili detaylı bir rapor hazırlayıp senato üyelerine sundum, sonra da gündeme getirmek için öneri sundum. Onlar kabul ettiler. Bir sonraki aşamasında Dışişleri bakanlığının temsilcisini komitenin kamuya açık olan oturumuna davet ettik. Ben de oturumda raporu bir bütün halinde detaylı bir şekilde sundum, çünkü dışarıdan da izleyenler de vardı. Dışişleri bakanlığı bize ilgili bilgileri aktardı. Bu şekilde, yürütülen kısa tartışmalardan sonra, önerge oy birliğiyle kabul edildi.


Bu önerge Çek vatandaşları tarafından nasıl karşılandı, onların açısından nasıl bir anlamı var?

Şimdilerde Çek Cumhuriyeti’nde bir tartışma mevcut. Konusu da bizim ne zaman ve ne kadar insan hakları savunucuları olmamız gerekiyor? 1990’lı yıllarda, Václav Havel Cumhurbaşkanlığı döneminde, uluslararası düzeyde bile Çek Cumhuriyeti her zaman insan haklarını savunan bir ülke olarak görülüyordu. Bu dönem bitti. Sonraki iki cumhurbaşkanımızın yanı sıra, ekonomik çıkarlarımız daha ön plana çıktı. Bunun için, önergenin anlamı veya etkisinin, bu mevcut iç tartışmamızın kapsamında anlaşılması gerekiyor. Biz küçük Orta Avrupalı, oldukça bağımsız bir ülke olarak insan hakları savunucusu olmaya devam etmek istiyor muyuz? 

Ama somut olarak Türkiye’deki hak ihlalleri söz konusuysa, buradaki toplum bunu en çok mülteci krizi perspektifinden algılar. Orada Türkiye’nin rolü stratejik olarak görülüyor. Kamuoyu en çok şuna bakar; bu önerge daha fazla mültecilerin gelmesine yol açabilir mi? Korkarım ki en ön planda olması gereken insan hakları konusu, ülke ve toplum olarak maalesef tali plana atılmış durumda. 


Bir de önergenin esas konusu olan Kürt halkına verdiği mesaj var...

Evet, aslında bu önergedeki esas motivasyonum, Kürt toplumuna bir destek mesajı göndermekti. Avrupa’nın bu haksızlığa karşı gözlerini kapatmayacağını görmelerini istedim. Hak ihlallerinin sona ermesi için Türk devletine baskı uygulanacak. Durumun çok kötü olduğunu biliyorum. Yakınlarının ölümüne şahit olmak dehşet vericidir. Ama terör yöntemlerin benimsenmesinin bir çözüm olmadığı kanaatindeyim. Sadece Çek Cumhuriyeti’nin önergesi değil, bildiğim kadarıyla, Avusturya, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler düzeyinde de benzer önergeler var. 


Ama bunlar sadece sözler. Uluslararası düzeyde koordineli somut bir tepki veya yaptırım düşünebilir mi?

Uluslararası düzeydeki bağlantılar, işleyiş ve ilişkiler çok karmaşık. Benim anladığım, Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’nin AB’ye dahil olmasını istiyor ve önem veriyorlar, ama bu her şeye rağmen gerçekleştirilemez. Eğer Türk devleti kendi vatandaşlarına karşı kabul edilemez aşırı yöntemler kullanıyorsa, ordu sivil insanlara şiddet uygulamaya devam ediyorsa, Türk devleti ile anlaşmamız mümkün değil.

Siz bana koordineli bir tepkiyi sordunuz. Orada bir çelişki var aslında. Avrupa ülkeleri Türkiye’ye nereye kadar baskı uygulayabilir? Türkiye, Avrupa’ya dahil olmak istediği kadar. Eğer Türkiye başka bir yol seçer ve AB’den başka tarafa yönünü çevirirse, o halde Türkiye’de var olanları etkileme kapasitemiz konusunda ciddi bir düşüş yaşanacak. Eğer böyle bir çağa gireceksek, o zaman Türkiye Avrupa Birliği’yle değil, daha çok ayrı ayrı Avrupa ülkeleriyle ekonomik odaklı ikili anlaşmalar yapmak isteyecek. Muhtemelen ekonomik olarak daha çok güçlü olan ülkelerle, Almanya gibi. Böyleyse, bütün Avrupa ülkelerinin, Türkiye’nin aynı insan hakları ve hukuk devleti ilkelerine uyması üzerinde durması gerekiyor ve bu konuda ısrarcı olması gerekiyor. 


Mülteci meselesinde Türkiye’nin duruşunu kabul edilemez buldunuz, bunu biraz açabilir misiniz?

Belki şöyle bir ayırım yapmamız gerekiyor, eylem ve söylem arasındaki fark. Eylem düzeyinde, Türkiye bir sürü şey yapıyor ve yapmaya çalışıyor, ama söylem çok farklı, Cumhurbaşkanı tarafından. Onun söylemi daha çok tehdit ve hakaret içerikli. Ama yine de eylem sözlerden daha önemlidir.


Türkiye’nin AB üyeliği girişimi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Türkiye, ülke olarak Avrupa’nın bir parçası. Türkiye halklarının Avrupa Birliği’nde yeri var. Ama mevcut ülke yönetiminden bahsedersek, durum farklılaşıyor. Hükümetin ve Cumhurbaşkanı’nın eylemleri ve yöntemleri Avrupa Birliği açısından kabul edilemeyecek düzeyde. Sadece idam cezasının geri getirilmesi çabası değil. Evet bu bir prensip meselesidir ve önemli bir semboldür, ama özellikle kendi vatandaşlarına yönelik baskıları, silahlı yöntemlerin kullanımı, temel demokratik değerlere saygısızlığı en önemli çerçevedir bizim için. Tüm bu pratikleri Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıyor. Ben Türkiye’nin AB üyesi olmasını isterdim, ama demokratik insan haklarına saygılı bir Türkiye olması şart.

Bir de benim açımdan şu ayırım çok önemli; ülkenin vatandaşları ve ülkenin mevcut yönetimi arasına fark koymalı. Mesela Rusya için, ben Rusları çok seviyorum, ama onların mevcut cumhurbaşkanı bana göre Avrupa için bir tehdittir. Bu yaklaşımım Türkiye için de geçerli.


Türkiye ve Çek Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler ne durumda?

Biraz gergin, Avrupa’nın birçok ülkesiyle olduğu gibi. Bazı konularda anlaşmazlıklar var. Mesela somut olarak, Prag’da YPG temsilciliği açıldığı dönemde gerginlik daha da arttı. Türkiye YPG’yi terör örgütü olarak görüyor. Buna rağmen Avrupa YPG’yi önemli bir NATO müttefiki olarak görüyor. Ama bir taraftan da Türkiye bir NATO üyesi olmasına rağmen, YPG’ye saldırıyor ve onun DAİŞ’e karşı mücadelesine zarar veriyor. Bu çelişkilerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Türk hükümeti Prag’da YPG bürosunun açılmasını, Çek Cumhuriyetinin teröre destek vermesi olarak görüyor. Esas sorun, bizim farklı perspektifimizden kaynaklanıyor. Bu çelişkinin ortadan kaldırılmasının zor olduğunu anlıyorum. O topraklar çok zulüm gördü, benim Orta Avrupa’nın göbeğinden bir tavsiyede bulunmam biraz zor. 




kimdir?


Senatör Václav Láska, Yeşillerin ve Hristiyan Demokratların ortak adayı olarak 2014 yılında Çek Cumhuriyeti senatosuna seçildi. Senatonun Dışilişkileri, Savunma ve Güvenlik Komitesi üyesi olarak görev yapıyor. İnsan hakları savunucusu ve hukukçu olan Václav Láska, en çok yolsuzluk ve ticari suçlar ile ilgileniyor. Maddi durumu düşük vatandaşlara ücretsiz hukuk hizmeti veriyor. Uluslararası yolsuzluğu kayıt altına alan Transparency International’in Çek şubesinin kurucularından birisi olan Václav Láska Senato’da Kırım’ın Rusya tarafından işgalini kınayan önergeyi de veren kişi. Şu an ise, Türkiye ile alakalı önergenin raportörüdür.