2013 yılının Newroz gününden sonra AKP hükümeti başta olmak üzere tüm Türkiye’nin ağzından düşürmediği tek kelime vardı; “barış…”  Sonra ne hikmetse bizzat barışı bu ülkeye getirmek için başını ortaya koyabileceğini söyleyen Erdoğan, bu kelimeyi kullanan herkesi düşman belledi. İşte Erdoğan’ın hikmeti…

Anti-demokrasi zihniyetine sahip bir cumhurbaşkanının eli altında olan bir ülkede yaşayan insanlar, ne kadar özgürce düşüncelerini dile getirebilir ki? Bir de Türkiye halkı kadar tüm bu olup bitenlere sessiz kalan başka bir topluma ender rastlanır. Kürdistan abluka altına alınırken, siviller her gün mermilere hedef edilip katledilirken, çocuklar anne karnında katliama uğrarken ve ülkenin akademisyenleri barış istedi diye soruşturmalara tabi tutulurken neden Türk halkı bu kadar umursamaz? Yeşil faşizmi her alanda kurumlaştıran AKP ve inkarcı devlet demek o kadar iyi çalışmış ki kendi ülkesindeki insanların gözlerine perde örmeyi başarmış. 

Vicdan sahibi olan insanlar susmazlar; bir şeyler yapmasalar bile gerçekleri dile getirmekten geri durmazlar. İşte binin üzerinde akademisyen ve aydının imzaladıkları bildiriyle yaptıkları da bu. Sözde demokratik bir ülke olan Türkiye’de insanlar özgürce fikirlerini dile getirdikleri için her gün tehdit ediliyor. Oysa çoğu zaman belirtildiği gibi “eğer bir ortamda insanlar kendi fikirlerini özgürce dile getiremiyorsa o zaman ortam kendisini sorgulamalıdır.” Ama Türkiye'de devlet ve hükümet yetkilileri sorgulamak yerine suçluyor, sorgulatıyor. Akademisyenlerin kapıları mühürlenip gözaltına alınıyorlar. Onları destekleyen aydınlar da bu lincin aynı uygulamalarına maruz kalıyor. Türkiye artık nefret saçan, ağzından kan akan insanların ülkesine dönüşmüş. Faşistler insanları katlederken, Türk halkı buna sessiz kalıyor, bu vahşete dur deyip barış isteyenler ise tehdit ediliyor. İşte bir yıl önce ''barış'' sözünün dile getirildiği Türkiye’nin geldiği vahim nokta bu. 

Durumun vahameti kadar ''acaba daha ne kadar kötüye gider'' kaygıları da her geçen gün artıyor. Cizre’de günlerce sokakta kalan cenazeleri almaya giden siviller mermi yağmuru altında kalıyor, katlediliyor, vuruluyor. Siviller içerisinde Faysal Sarıyıldız ve o koşullarda görevini yapmaya çalışan IMC muhabiri Refik Tekin’de vardı. Gazeteci Refik Tekin var olan gerçekleri kamerasıyla kaydederken vuruldu. Şimdi yaralı ve Türk yargısı onu gözaltına almak için ameliyattan çıkmasını bekliyor. Gazeteci Refik’in tek suçu; gerçekleri olduğu gibi kamoyuna yansıtmaktı. 

Vicdanı körelmiş insanların gözlerine perde örüldüyse, o perdeyi açmak zordur. Fakat Kürtler o perdeyi açmak yerine kendi yaşamlarını korumak için bembeyaz bir perde açtı. Ve bunun için inaçlarını koruyabiliyor ve savaşıyorlar. Demokratik Özerklik sistemini benimseyen böylesine özgürlük arayışı olan bir halkın önünde hiçbir şey engel olamaz. Kaldı ki Kürt halkı tarihten günümüze değin her türlü katliamı, sürgünü yaşamış, görmüş bir halktır. Bundan sonrasında bedeli ne olursa olsun  kendisini özgürlüğe yatırmış bu halk başarıya ulaşacak, adını tarihin sayfalarına yazdıracaktır. Bir halkın özgürlük taleplerini orduları, tankları, toplarıyla her türlü barbarlığa başvurarak engellemek isteyenler kazanmış olsalar bile, kaybedecekler. Tarihteki Pirus zaferinde olduğu gibi her kazanma zafer değildir; bazen de kazanma kaybetmektir...