Türkiye’de devrimci hareket özellikle 1960’ların ortalarından itibaren ülke tarihinde kesintili de olsa rol oynamasına rağmen bir siyasal akım haline gelemedi. Dönem dönem gücünün üzerinde bir etkinliğe sahip olsa bile emekçi sınıflarla içselleşmiş bir organikliğe sahip olamadı. Bunun hem nesnel hem de öznel nedenleri var. Nesnel neden Türkiye’de devlet denilen ve bir yanıyla sermaye sınıflarının, diğer yanıyla bağlı olunan uluslararası kapitalist sistemin çıkarlarının güvencesi olan ve bu bakımdan da iyi yada kötü bir ‘düzen’in temsilcisi olup kendisine bir kutsiyet atfedilen güçlü geleneğe sahip olan bu örgütlenmenin dışarıdan mücadeleyle yıkılması ya da ele geçirilmesine dayalı kurgulanmış bir stratejinin tarihsel dönem itibariyle başarı şansının olmayışıydı. Öznel neden ise 70 öncesinin ihtilalci mirasını devralan yapıların gençlik örgütlenmesi niteliğini ezilen sınıfların siyasi temsilcisi düzeyine taşıma konusunda niyetin ötesine geçemeyen yapısal nitelikleriydi.

Ezilen sınıflara ait bir siyasal akım olmayı öncelemenin revizyonistlik ya da reformistlik olarak damgalandığı bir siyasal kültürün egemen olduğu zihniyet, özellikle 75-80 dönemi hareketlerin neredeyse bütününe egemen oldu. Mahir’in ‘Politikleşmiş askeri savaş stratejisi’ ya da Maocu ‘Kızıl siyasal iktidar’ felsefesine dayalı halk savaşı tezleri etrafında hararetlenen tartışmalarla birlikte ortaya çıkan örgütler emekçi sınıflarla buluşmanın teorik ve pratik araçlarını yetkinleştirmekten ziyade kendi izole edilmiş alanlarında rekabet ederek var olmayı temel aldılar. Devletin buna karşı önlemi ise sermayenin de desteği ile örgütlenmiş faşist çetelerin sahaya sürülmesi oldu.

Soğuk savaş döneminin gereği olarak komünist tehlikeye karşı mücadele amacıyla uygulamaya sokulan faşist terör, devrimci örgütleri de zorunlu olarak çatışmanın diğer tarafı haline getirdi. Faşist çetelere karşı silahlı mücadele etrafında şekillenen örgüt modelleri sürece damgasını vurmaya başlarken emek sermaye çelişkisinin keskinleştirdiği sınıf mücadelesi ise ekonomik demokratik alanına sıkışarak siyasallaşamadı. Faşist teröre karşı mücadele üzerinden strateji geliştiren ve etkinlik kazanan örgütler emekçi sınıflarla onların sosyal sınıf olmaktan kaynaklı siyasal değerinden çok potansiyel kadro havuzu niteliğini temel alan bir ilişki tarzı geliştirdiler. Elbette sermayenin sömürüsüne karşı pek çok direnişe öncülük ettiler ama bu direnişleri siyasal bir sınıf tavrına dönüştürecek bir yapısallığa sahip olamadıkları için buluşmalar anlık ve geçici oldu. Faşist teröre karşı mücadelenin kaçınılmazlığıyla sosyalist bir iktidar perspektifinin gerektirdiği örgütsel derinlik ne yazık ki birleştirilemedi. Askeri becerinin iltifat gördüğü, buna karşılık sınıfın örgütlenmesine dair çalışmaların keyfiyet derecesinde önemsizleştiği bu dönem aynı zamanda sol içi çatışmanın da utanılacak örnekleriyle dolu olması açısından son derece öğreticidir.

Uğruna mücadele ettikleri sınıf ve katmanların gerçek bir temsilinin olmadığı bu yapıların içinde çetevari davranma hürriyetinin de getirdiği alışkanlıklarla kanlı hesaplaşmalara kadar giden olumsuzluklar yaşandı. Örgütsel rekabet nedeniyle mücadele alanlarının parsellenmesinde mülkiyet ilişkilerini andıran çok sayıda pratiğin yanında sol içi çatışma, safların kemikleştirilmesi adına da araçsallaştırıldı. Sivil faşist hareketin katliamlar boyutuna taşıyarak tırmandırdığı bu süreç bir yandan devrimci hareketi kaçınılmazca içine çekerek siyasal hedeflerini silikleştiren bir rutine hapsederken diğer yandan da geniş kitlelerde geleceğe dair derin bir umutsuzlukla beraber bir müdahaleye duyulan özlemi arttırdı. Bu ise hem 12 Eylül faşist darbesinin gerekçesini oluşturdu hem de Türkiye devrimci hareketinin kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde aldığı örgütsel yenilginin izahı oldu.

Bugün de geçmişin örgütsel alışkanlıklarıyla davranan hareketler mevcuttur. Tarih mahkum etse de gelenekten gelen alışkanlıklar bir süre daha devam eder. Ancak özellikle AKP faşizminin niteliği Türkiye devrimci hareketindeki kötücül alışkanlıkların yerine yapıcı, birleştirici bir ruh ve bilincin egemen olmasına yol açarken onun tekkeci, dar grupçu alışkanlıklarını da oldukça budadı. Mücadelenin kalıcı birliktelikler yaratılmadan başarıya ulaşamayacağı algısı büyük çoğunlukça benimsenir oldu. Bunda Kürt Özgürlük Hareketi’nin yapıcılığı tarihseldir. Onun mücadele azmi yanı sıra gösterdiği dayanışma ve birlikte yürüme isteği artık HDP saflarında hayat buluyor. Çabamızın eksenine birlikte yürümenin şiarını kararlıca koyarsak bunu bir gelenek haline getirebileceğiz. Bu ise eskinin geleneklerini tarihte bırakmak anlamına geleceği gibi bizi bütün ahlaksız tekliflerden, uzlaşmacı önerilerden koruyacak.