İstanbul toplantısı da geldi geçti. Cenevre, Astana, Soçi, Tahran derken toplantılar dizisine bir de İstanbul eklendi. Hastalığa doğru teşhis dahi konulmayan bir muayeneden sonuç almayı beklemek elbette beyhudedir.

Herkes diline doladığı barış sözcüğüyle ortalığa savaş kusuyor. Suriye halklarının iradesi diyerek, soykırım, tehcir, talan uygulanıyor. Tek şiarı “daha fazla pay” olan güçlerden barış için medet umuluyor. Heyhat.

Suriye’de yüz binlerce insan ölmüş ve milyonlarcası göç etmişse, bunun altında İstanbul’da barış havarisi kesilenler var. Bunların başında da Türkiye ve Rusya geliyor.

Herkes dümeni istediği tarafa kırmaya çalışıyor. Barış sözcüğü daha fazla savaş ve daha fazla çıkar amacının üzerindeki bir örtü olarak kalıyor.

Sözü alan Suriye halklarının iradesi diyor ve ekliyor: “Suriye halkları kendi geleceklerine karar vermelidirler.” Oysa herkes de bilir ki bu, iradeyi kırmanın, özgür bir geleceği yok etmenin kandırmacasından öte bir anlam ifade etmiyor.

Türkiye’nin temel derdi ilk günden bu yana finansörlüğünü ve hamiliğini yaptığı kanlı çete gruplarını korumak. Zira Cerablus, Bab, Efrîn işgalini bu barbar çeteleriyle gerçekleştirdi. Erdoğan, bu çeteleri sadece işgal, talan ve katliamda kullanmıyor. Aynı zamanda küresel güç dengesinde elini güçlü tutmanın aracı olarak da kullanıyor.

İstanbul toplantısından hemen sonra Kobanê’ye dönük saldırı ve dün Erdoğan’ın “Fırat’ın doğusu için hazırlıklarımız tamam, bir gece ansızın gelebiliriz” açıklaması bu dengeyi lehine kurma amacının sonucu gelişiyor.

Ancak yine de varlığını işgal ve soykırım üzerine kurmuş Erdoğan’ın bu tehditleri yabana atılmamalıdır. Erdoğan’ın asıl derdi Kürt soykırımıdır. Dehaq gibi, Kürt gençlerinin kanıyla kendi hastalıklı ruh halini tedavi etmeye çalışıyor. Kürt düşmanlığı üzerinden her türlü faşizmi göze alması da muhtemeldir. Efrîn’de bunu yapanın Fırat’ın doğusunda böyle şeye girişmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.

İşin diğer ucunda ise Rusya vardır. Rusya, bir şekilde Batılı güçler arasında çatlak oluşturma peşindedir. Türkiye bu açıdan bulunmaz bir araç. Putin, İran’ı zorunluluklar gereği devre dışında tutunca, Erdoğan’ı küstürmemeye çalışıyor.

Özellikle İdlib’de yaşadığı sıkışmadan sonra, Batı cephesine rağmen istediklerini yapamayacağını fark etti. Erdoğan’ın da Rusya ile dirsek temasını sürdürerek özellikle Kuzey Suriye üzerinden ABD ve Batılı güçleri sıkıştırma planı bu iki tarafı zorunlu birlikteliğe itiyor.

Erdoğan’ın İstanbul toplantısında Kuzey Suriye’ye dönük tehditleri, hemen sonrasında ise gelişen Kobanê saldırısı ve Putin’in “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusunda yatan amaçlar, Putin-Erdoğan ikilisini Batı karşısında bir araya getiren asıl etmenlerdir.

Keza İstanbul toplantısında bir ortaklaşmanın çıkmamasının temel etkeni de her gücün ajandasının farklı olmasıdır. “Barış, irade, demokrasi” kavramları, bu ajandaların gizlenmesinde sadece kamuflajdır.

İstanbul toplantısında bir araya gelenler aslında sahada savaşanlardır. Sahada belirsizliklerle dolu savaşın sürdüğü böylesi bir atmosferde barış sözcüğüyle anlatılmak istenen de aslında daha fazla savaştır. QSD, DAİŞ’e karşı Derazor’da amansız bir savaş yürütürken, Erdoğan’ın Kobanê saldırması ve hemen ardından “Fırat’ın doğusu için tüm planlar tamam” açıklamasına karşı kimseden çıt çıkmıyor.

Teröre karşı savaşanları 'terörist' olmakla itham etmek, teröristler tasfiye olmasın diye onu bitirenlere saldırmanın, barış ile nasıl bir alakası olabilir? Erdoğan, DAİŞ’e karşı savaşta Kuzey Suriye güçlerini zayıf düşürmek için her fırsatı kullanıyor. Rusya ise bir yandan Suriye’nin birliği ve bütünlüğünden dem vururken Erdoğan’la paralel olarak Fırat’ın doğusuna saldırı tehditleri savuruyor.

Erdoğan’ın Fırat’ın doğusu tehditlerini es geçmemek gerekir. Bir ön kabul yaratılmaya çalışılıyor. Lokal saldırılar ve açıklamalarla da bu ön kabul, genel saldırının zemini yapılmak isteniyor.

Dolayısıyla İstanbul toplantısında dörtlünün dikkat çektiği çözüm ve ülke bütünlüğüne en büyük tehdit, Erdoğan’dan geliyor. O halde ilk dur denilmesi gereken de kendisi oluyor.

Savaşı körükleyenlerin çözüm ve barışı getirmesi mümkün değildir. Suriye’deki savaşında da çözüm gerçek olarak yaşanacaksa ancak bu kirli siyaset ve amaçların terk edilmesiyle mümkündür. Aksi durumda yapılan her bir toplantı,  çözüm adına su üzerine yazılan yazı olmaktan öteye geçemeyecektir.