Amerika’dan Bakış
Cenevre 3 görüşmeleri ciddi bir diplomatik kriz ve onu takip eden bir fiyasko ile başladı. Görüşmelere dahil olacağına kesin gözüyle bakılan ve dahası Cenevre şehrine de davet edilen PYD lideri Salih Muslim, Türkiye’nin yoğun baskısı altında programdan çıkarıldı. Dahası görüşmelere Suriye Demokratik Meclisi (Arap) Eşbaşkanı Heysem Menna çağırılırken, diğer eşbaşkan (Kürt) İlham Ehmed çağrılmadı. Böylelikle ülke coğrafyasının yüzde 15’inde tartışmasız bir askeri ve siyasi idare tesis etmiş olan, Kürtleri temsil eden ve IŞİD’le mücadeleye liderlik eden güçler görüşmelerin dışında kalmış oldu.
Bu toplantının amacı neydi ki?
Aslında işin bu noktaya gelmesine şaşırmamak gerekiyor. Sözümona Suriye sorununu çözmeyi hedefleyen Cenevre tartışmaları daha en baştan Suriye dışındaki güçlerinin politik önceliklerine esir düşmüştü. Dahası Cenevre görüşmelerin gündemi, henüz IŞİD ve Kürtlerin tam olarak rüştünü ispat etmemiş olduğu bir dönemde, ‘muhalif’ örgütler İstanbul otellerinde toplantı yapıp, Türk hükümeti ‘Şam’da namaz’ planlarken şekillenmişti. Dolayısıyla ‘Cenevre’ gelişmelerin gerisinde kaldı ve bir numaralı amacı ‘Esad ve muhalifler’i masaya oturttuk’ diyebilmek olan ahmakça bir ‘kontrollü deney’ çabasına dönüştü. Kürtler hakkındaki karara da bu miyopik bakış açısı sebep oldu. Şimdi detaylara bakalım.
Zıt görülen çıkarlar nasıl birleşti?
Türkiye’nin propaganda ettiği ve Suriye meselesini Esad rejimi ve rejim muhaliflerine indirgeyen bu sorunlu kurguya rağmen Kürtler gene de çağrılacak gibi duruyordu. Peki o halde neden son dakikada vazgeçildi? ABD ve Rusya değişik zamanlarda Kürtlerin temsiliyetini desteklerini dillendirmişken son dakikada yaşanan bu değişikliği nasıl yorumlamak lazım?
Öncelikle baskının sadece Türkiye ile sınırlı olmadığını varsaymak gerekiyor. Rejim muhalifleri denen cepheden El Kaide ve IŞİD’i çıkarınca Türkiye, Katar gibi güçlerin desteklediği Ahrar u Şam gibi örgütler kalıyor geriye. Bu cephenin kendi aralarında bütünlüğü tartışılır ama Kürtler ve Esad karşısındaki pozisyonları benzer. Dahası, Türkiye, Katar, Suudiler sık sık aynı cümle içinde anılıyorlar ama Türkiye’nin diğer iki ülkeden farklı olarak ‘muhalif’ örgütler için cephe gerisi olduğunu, yani Türkiye’nin eşitler arasında birinci olduğunu hatırlatalım. Türkiye’nin BM’e yönelik ‘Kürtler varsa biz yokuz’ şantajı aslında ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ hesabı esas olarak muhaliflere ve Sünni Arap destekçilerine yönelik bir şantaj. Dolayısıyla Türkiye’nin boykotu, muhalif cephenin de kısmi boykotu demek. Bu gruplar masaya oturmadığı takdirde ise Cenevre yatardı.
Mesele, Türk-Sünni Arap cephesiyle de bitmiyor. Cenevre’nin başarısızlığa uğramasını Rusya ve Esad da istemiyordu. Dolayısıyla Ruslar görüşmelere kısa bir süre kala ağız değiştirdiler. Rusların açısından bakarsanız ellerinde savaşmakta ve hakimiyetini yeniden kazanmakta gittikçe zorlanan, sonsuza kadar ayakta tutamayacakları bir Esad rejimi var. Cenevre 2’den bu yana yaklaşık bir yıl geçti. Her boşluğa düşen görüşme çatışma süresini aylarca uzatıyor, sınırlı kaynakları daha da tüketiyor. O halde Rusya’nın (Putin’in de daha önce dillendirdiği gibi) amacı, inisiyatif hala kendilerindeyken Esad rejimini rahatlatıp, bir an önce masaya oturtmaktı...
ABD’nin ise, bir Amerikan tabiriyle ‘bu kavgada bir köpeği yok’ yani başarısını umdukları veya bekledikleri bir güç yok. ABD önceliğini IŞİD’in imhası olarak belirledi. Sahadaki güçlerden hiçbiri (en azından şu anda) bunu gerçekleştirebilecek yetkinliğe sahip değil. Burada kastettiğim yanlızca askeri yetkinlik değil, Rakka gibi yerleri IŞİD’in elinden alıp, yerine meşru bir yönetim kurabilme kapasitesi de gerekiyor aynı zamanda. Dolayısıyla, ne kadar kısa sürede Esad-muhalif gerginliği çözülürse, o kadar kısa sürede enerji IŞİD üzerine yoğunlaştırılabilecek. Bu açıdan bakılınca Cenevre bir an önce yaşanılıp tüketilmesi gereken bir süreç ABD için.
Bir de BM’nin perspektifine bakmak lazım. Cenevre görüşmelerinde sorumlu Staffan de Mistura, Afganistan, Irak, Yugoslavya, Ruanda, Lübnan gibi çetrefilli çatışma bölgelerinde tecrübe kazanmış bir İsveçli-İtalyan diplomat. Bunca yıldır bu işlerle uğraştığını, hiç Suriye’deki kadar (dış güçlerin etkisini kastederek) ‘karmaşık ve kirli’ bir ortam görmediğini söylemişti bir röportajında. De Mistura bu sebepten ötürü hedef çıtasını oldukça düşük tutuyor. Önceliği rejim ile bir kaos topundan ibaret olan sözümona ‘muhalifleri’ biraraya getirmek. Siyasi iradesi ve beklentileri net olan Kürtlerin bu kaotik tartışmaya katılımının Türkiye’yi çileden çıkarmak ve gündemin sapmasına yol açmak dışında bir katkısı olmayacağını hesaplamış gözüküyor. Özet olarak, güçlerin dizilimi ve beklentilerine bu şekilde baktığımızda birbiriyle zıt önceliklere sahip bu güçlerin nasıl Kürtler konusunda görüş birliğine varabildikleri anlaşılıyor.
Peki bu Erdoğan rejimi için bir diplomatik zafer mi?
Değil. Eski bir tabiri uyarlarsak ‘bu Suriye hamuru daha çok su götürür’. Dar bir gündeme hapsolmuş Cenevre 3’ün katılımcılar açısından anlamlı bir sonuç verme ihtimali düşük. De Mistura ve ekibi için en büyük başarı, Esad ve muhalifleri masaya oturtup onları orada aylarca oyalamayı başarması olabilir.
O halde Kürtler rahatlayıp, ‘Cenevre’den bize ne’ mi demeliler?
Herşeye rağmen Kürtlerin Cenevre’ye girmek için tam saha pres yapmalarında fayda var.... Salih Muslim’in programdan çıkarılmasının hemen ardından, ABD’nin IŞİD’e karşı operasyonunun diplomatik temsilciliğini yapan Brett McGurk beraberindeki bir İngiliz ve Fransız heyetle apar topar Kobanê’yi ziyaret etti. Dışişleri Bakanı Yardımcısı Antony Blinken ise PYD liderini telefonla aradı. Bunlar olumlu çabalar ancak kesinlikle yeterli değil. Bir kere, Kürtler için bütün taşlar yerine oturmuş değil. Henüz statüsü belli olmamış bir Azaz-Cerablus şeridi var. Kürtler için burada bir koridor oluşturulmadığı takdirde hem Afrin, hem Halep-Şêx Maqsûd hem de Kobanê kantonu her türlü tehdide açık kalacak. Bir de Türkiye’den kaynaklı bir saldırı ve işgal tehdidi var. Erdoğan rejimi gözü dönüp Rojava’yı işgale karşılaşırsa Kürtlerin güvenliğini kim sağlayacak? Bütün bu konuların uluslararası zeminlerde Kürtlerin nezaretinde masaya yatırılması gerekiyor.
Kürtlerin Rojava için öz yönetim taleplerini hiç tartışmaya yer bırakmayacak bir netlikle formüle etmeleri, diplomasiyi hızlandırmaları, askeri olarak tedbirleri artırmaları, siyasi olarak da mevcut Suriye eksenli, çoğulcu ve demokratik çizgilerini sürdürmeleri şart.