Dünyayı aralarında paylaşan roman kahramanları vardır. Tıpkı onları yaratan babaları gibi onlar da dünyayı aralarında paylaşmışlardır. İşte bu babalar da yarattığı kahramanları gibi marazlıdır ve bu maraz yaratıcıların kendi dünyalarını idealar dünyasına taşımasını kolaylaştırır. 

Bu sakatlık ya da maraz yaratıcıyı “Protezli tanrı” yapar. Böylece kendi içine kıvrılan bu marazlı tip marazını da alarak onu yeryüzüne çıkarıp onarmanın derdine düşer. İşte tam da bu sözcüklerle konuşarak o sözcüklerden dünyayı aralarında paylaşan katiller, kumarbazlar, hırsızlar ve durmadan değer harcayan ve değer koruyan kahramanlar yaratırlar. 

Buradan bakıldığında dünya sanki ikiye ayrılmıştır. Kahramanlar ve onları yaratanlar. Çünkü bu gerçeklik ve idealar dünyası makro kozmosun arkhe’si gibidir… Onun için yazmak kolayca girişilebilecek bir etkinlik alanı değildir.

Nietzsche; “Tüm yazılanlar arasında en çok bir kişinin kendi kanıyla yazdığı şeyi severim. Kanla yaz. Ve göreceksin ki, kan tindir...” der. Nietzsche ancak insanın kendi kanı ile yazması yani bilinçdışı ruhsal yanını ortaya koyması ile yazarın gerçek bir yaratıcı olabileceğini söylerken gerçekten haklıdır. 

Çünkü gerçek yaratıcıların bilişsel ve ruhsal yanları kan revan içindedir. Freud’un deyişiyle akan kanın yani sözcüklerin yazıya dökülmesi “bilinçdışı kazanının” sürekli kaynaması sonucunda ortaya saçılan şizoid parçaların yazar tarafından bir araya getirilmesi olarak da yorumlanabilir. Nietzsche de işte bu kazanın kapağından sızan kan revan içindeki bilişsel ve ruhsal yanların yazılması için yazacaksanız eğer “Kanla yazın!” demiştir. 

Peki, bizim aydınlanma tarihimizde yaratma ve yazmanın mecrası nasıl gelişmiştir? Shopenhauer bu durumu yıllar önsesinden çok güzel özetlemiştir. Edebiyat dergilerine, yayınevlerine ve çalakalem yazan yazarlara adeta ateş püskürmüştür. Yazarları da üç gruba ayırmıştır. “Sırf ele aldığı konu için yazanlar, sadece yazmak için yazanlar ve paraya ihtiyaç duydukları için yazanlar.” 

Shopenhauer ayrıca yazarlar arasında dürüstlüğün az olduğunu, intihalin ise had safhada olduğunu ve bu durumun da kalpazanlıktan farkı olmadığını söylemiştir. Elbette Shopenhauer haklıdır. Çünkü yazar ortaya koyduğu eseri “Kendi kanı ile yazmalıdır.” 

Kısaca yazar ele aldığı konu ile ruhsal ve duygusal bir bütünlük kurmadan yazmamalıdır. Yine sadece yazmak için de yazmamalıdır. Daha da önemlisi yaşadığı çağa gözleri kapalı kalarak sadece para kazanmak için de yazmamalıdır. Yani yazar ruhsal, duygusal ve bilişsel bütünlüğünü ortaya koyarak ve elbette etik ilkelerine bağlı kalarak yazmalıdır. Peki, günümüzde bu durum nasıl? Yazarlar ne yazıyorlar?

Gördüğüm ve gözlemlediğim kadarı ile kendi adıma çağımızda birçok “yazar- çizer” de bu nitelikleri gördüğümü söyleyemem. Ne yazık ki bu coğrafyanın aydınlanma yürüyüşü “Tercüme Odası”nın dışına çıkamamıştır daha. Çünkü kendi coğrafyasının çığlıklarını ve sözcüklerini duymaktan sürekli kaçıp kaçıp kendini bu odaya kilitlemeyi acı, kıyım ve talan karşısında taşlaşmayı seçmektedir. Kendi kanından korkarak hapis hayatı yaşamakta ruhsal ve bilişsel bütünlüğünden vazgeçerek Shopenhauer’in “dürüst olmayan” yazarı olmayı seçmektedirler.

Dostoyevski, bunlara “Kendi kanın adamı olmanın” zor geldiğini söyler. Doğrusunu isterseniz bunlara ne diyebiliriz ki? Çünkü bunların dünyayı aralarında paylaşacak kahramanları hiç olmayacak. Bunlar ya yazmak için yazacak ya da ahlaksızca sadece para kazanmak için yazıp duracaklar. Okur ne diyecek, çevrem ne diyecek diye düşünmekten kanlarını yazıya merhem edemeyecekler.

Yıkıntılar içinde ruhsal yaralar aldığımız günleri hiç görmeyecekler ve bundan dolayı da dünyayı da aralarında paylaşamayacaklar hiçbir zaman. Sakat kalmış ruhları ile gittikleri her yere lanet götürecekler. Ezberleri hiç bozulmayacak “Tercüme Odası”ndan hiç çıkamayacak ve durmadan intihal yapacaklardır. İntihalleri meydana çıktığında ise “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyeceklerdir.

Bu yazarlar sözcüklerden korkuyor çünkü fonksiyonel riyakârlığın onları “aydın”, “bilim adamı“, “filozof”… yapacağını sanıyorlar, ne yazık ki yanılıyorlar. Bunun için bunlar hiçbir zaman Zerdüşt’ün yoldaşı olamayacak, Raskolnikov’un gezdiği izbe sokaklarda bulunamayacak ve yaşadığı çatı katı odasını hiç göremeyecekler. Ya da Araf’ta durup Godoto’yu beklemeyecekler. Çünkü bunlar tatminsiz çağın tatminsiz çocukları olma yarışını hep birinci bitirmekten vazgeçmeyecekler. 

Ne yazık ki bunlar “Tercüme Odası”ndan çıktıkları için Protezli Tanrı da olamayacaklar.

Yazdıkları, kanları ile yazılmayacak ve aydınlanma başka bir çağa kalacak…


Kaynakça;

-  Protezli Tanrı - Sigmund Freud

- Hayatın anlamı - Shopenhauer