Platon insanın ruhsal yapısını üç bölüme ayırır bunlar; "Akıl, irade ve istek"tir. Yine bunlara bağlı dört temel erdem olan "Bilgelik, adalet, cesaret, ölçülülük"ten söz eder ve devlet yöneticilerinde bu erdemlerin olması gerektiği konusunda da ısrar eder. Bakıyorum da Platon’dan günümüze asırlar geçmiş ama buna rağmen içinde yaşadığımız yüzyıl da dahil böyle erdemli yöneticilerden söz etmek sanırım çok olası değil bundan sonra da olası mı onu bilmiyorum.

Ama bir şeyi biliyorum, insanı insan yapan erdemleridir. Erdemleri uğruna verdiği mücadelesidir. Onun için Cesur Yürek, filminin final sahnesini çok sevmiştim o sahnede Platon’un erdem anlayışı ile ilgili güzel bir replik vardı; "Kalbin artık özgür! Yeter ki onu takip edecek cesaretin olsun!" Bu replikten her zaman çok etkilendim. Bizi yönetenlerin de kalplerinin özgür ve onu takip edecek cesaretleri olsun istedim. Ne yazık ki bizimkilerde ne özgür bir ruh ne de cesaret var. 

Sadece teşhircilik ve nekrofil olmuş ruhlar var. Yani ölü insanlara ilgi duyan hasarlı kişilikler var. Herodot’un kayıtlarına göre güzel kadınların kadavraları ancak günlerce sonra mezarcılara teslim edilirmiş. Anlayacağınız bu ruhsal bozukluğun kökeni çok eskilere dayanıyor.

Ama ne yazık ki içinde yaşadığımız çağda yöneticilerde olması gereken erdem yoksunluğundan dolayı bu ruhsal bozukluk sosyal medya aracılığıyla gözümüze gözümüze sokuluyor ve çağların utancı olan bir suçu devletin görevlileri alenen işliyor ve onları sosyal medyada paylaşarak hem kendi ruhsal bozukluğunu hem de bu bozukluğu olanlara servis ediyor. Grekler; "Et kokarsa tuzlanır, ama tuz kokarsa yapacak bir şey yoktur" derler. Maalesef içinde yaşadığımız sistem de kokmuştur artık ve tuzlanacak bir tarafı kalmamıştır. 

Karşımızda erdem yoksunu ve haz düşkünü yöneticilerin olduğu bir yönetim sistemi var. O sistemin hasarlı aparatları yaralı insanları bodrumlarda boğuyor, Kürt kızlarını öldürüp cesetlerini sokaklarda teşhir edip haz duyuyor. Sanki ordusu sefere çıkmış, Viyana kapılarına dayanmış ve orayı fethedip dönmüş, onun için de mehter marşı okuyor. Hani orası "Milli Misak" sınırları içindeydi? 

Sahi siz nereyi kimden geri aldınız? Duvarlara durmadan yazı yazıyorsunuz. Siz ordu musunuz yoksa paramileter çeteler misiniz? Siz böyle yaparak cesaret mi veriyorsunuz birlerine? Yoksa bir devleti her ne kadar demokrasisi olmasa da Türkiye Cumhuriyeti’ni yok mu sayıyorsunuz? Çünkü devletin ordusu ve polisi yaralı insanları öldüremez, ölü kadınların ve erkelerin bedenlerini çırılçıplak sokaklarda sergileyemez ve en önemlisi de çıkıp duvarlara ırkçı, tahrikçi ve nefret suçu içeren sloganlar yazamaz. 

Siz bu yetkiyi ve gücü kimden alıyorsunuz? Anayasadan mı? Siz de biliyorsunuz anayasada böyle bir yetki size verilmemiştir. Ama anladığım kadarı ile siz şöyle bir yetki de istiyorsunuz. Yani devletin ve cumhuriyetin asli görevi olan yurttaşlarının can ve mal güvenliğinden vazgeçmesini ve işine gelmeyen, kendisi gibi düşünmeyen yurttaşlarının yaşamasının gereksiz olduğunu ve istediğiniz zaman bu yurttaşların yaşama haklarının ellerinden alınabileceğini düşünüyorsunuz?

Yani cumhuriyetin ve kurumlarının gereksiz olduğunu, insanı insan yapan erdemlerin de gereksiz olduğuna inanıyorsunuz. Dilerim böyle düşünmüyorsunuzdur. Yoksa yarattığınız ve içinde olduğunuz travmanın yaralarının onarılması uzun yıllar alacaktır. Hatta travmalar ne zaman aşımına uğrar ne tedavisi mümkündür.

Ve dilerim bir gün yüreği özgür ve bilge yöneticiler, yüreklerini cesaretle besler ve hepimize ölü kadın bedenlerini izlettirmezler. Çünkü işgal edilmiş her toprak parçasında sergilenen kadın bedenleri barikattan başka bir şey değildir bizim için.