Çete devletleri, "kurtarıcı" bir misyonla tarih sahnesine çıktılar. Avrupa’da Birinci Dünya Savaşından sonra güç oldular.
İkinci Dünya Savaşıyla tasfiye oldular, ama Latin Amerika’da, Asya ve Ortadoğu’da kutuplaşan dünya ekseninde, varlıklarını korudular. Halkları, yıldırım çarpması benzeri acılarla ezmeye devam ettiler.
Günümüzde, Latin Amerika çeteciliği büyük oranda tasfiye edildi. Fakat, Ortadoğu'nun uyutularak bastırılmış toprakları, hala "kurtarıcı çeteler"in cenneti…
Britanyalı, bir yazarın deyimiyle "Mafya’nın şenlik yeri…"
İster Mafya işgali, isterseniz çetelerin tahakkümü deyin, kimi "Krallık", kimi "Emirlik" adında devlet, hatta ama büyük çoğunluğuyla Cumhuriyet. Yine pek çoğunda, üst yönetim, göreceli "çok partili sisteme dayalı milli iradenin tecellisi" (gerçekleşmesi) ile belirleniyor.
Ancak, keskin güneş altında, aydınlanmaya kapalı, insanları hak ve özgürlükler konusunda gün yüzü görmemiş, hep uyutulmuş ve bastırılmış topraklar. Buralarda, çeteciliğin adı devlettir.
Oysa, antik çağdan beri, tazelenen devlet tanımları yerinde kalsın, çağın pratiğinde devlet, çetelere göre hizmet veren değil, insan haklarını güvence altına alan yapıdır. Sadaka, bahşiş dağıtmaz, hukuka dayalı olarak muhtaca hakkını verir. Haklar, yasalarla tanımlıdır. Onur kırıcı nitelikte, satın alma, sadaka ile kandırma yolu, aracı hiç değildir.
Çetede, halkın vergileriyle beslenip, silahlandırılan kolluk güçleri (polis, ordu, istihbarat ağları, bunların üstüne ekli olarak adliye) gücün özel güvenlik muhafızı, toplumu sindiren dayakçı, işkenceci birlikler, karşıtları da düşmandır. 
Mısır ve Tunus’da gördük. Çete değiştikçe, kolluk güçlerinin düşman hedefleri de değişmekte. Mısır’da Mübarek’in Tunus’da Bin Ali’nin çıkar kalelerine muhafızlık eden polis, değişimden sonra onların yandaşlarına yöneldi. Onlara destek veren halk ise arkalarında sövüp, gelenleri alkışa durdu.
Bütün çete devletlerinde bu böyledir. Onlara muhafızlık edenler, devran değişince, hırsız, soyguncu, katil diye, yakalamak üzere peşlerine düşerler.
"Teklik" üzere, tek emir ve komuta ile çarkı döndüren Mafya reisi değiştiğinde de, namlular karşıtlarına çevrilir. Çeteci kanunların ilkesi bu.
Çetelerin kayığında çalkalana gelen halk, evrensel hukuka dayalı insani haklardan zaten habersiz. Görmemiş, hiç yaşamamış ki, özlemini çekip, peşinden koşsun.
O çeteciliği devlet, canını bile bağışlanmış sanıyor. Çünkü can almak da, bağışlamak da tıpkı Mafya düzeninde olduğu gibi, gücün tekelinde…
Saddam Hüseyin, Irak'da zahire, para dağıtarak her daim "demokrasi birincisi" olarak çıkıyordu, seçim sandıklarından.
Krallıklar, Emirlikler de zahire torbalarıyla yanaşıyor, yoksulların kapısına. Gerisinde bütün ülke, akarıyla onların.
Mafya düzeni de böyledir. Kendisine dokunmayan,  istediğinde hizmet sunan, soyulduğunda "hak tahsili" diye sesini çıkarmayan, rüşvete, haraca gözünü yumanları koruyor. Onlara gülümsiyerek bakıyor. Kazancından kırıntılar veriyor.
Çete devletlerinde, Mafya çetelerinin yerini parti alır. Parti devlet, devlet partidir. Reisler silsilesi, makamı oranında, ihtiyacı kadarını da değil, götürebildiği kadarını alma özgürlüğüne sahiptir.
 "Hırsız var" sesi veren çıkarsa, o zaten vatan haini, darbecidir.
Altınlarını uçağa doldurup kaçan Tunuslu Bin Ali’nin aslında, ülkesini soyan bir hırsız olduğu, altın hazineleriyle kaçtıktan sonra konuşulabildi. Filipinli Marcos da…
Çete demokrasisinin en talihsizi Saddam’dı. Bütün Irak onun özeli, ama keyfini bile çıkaramadı.
Çetecilerin ortak özelliği, gücü ele geçirene kadar, (Mollaların İran’da yaptığı gibi) "özgürlükçü" olmalarıdır. Mollalar, Kürdistan’a özgürlük bile vaaddediyordu. Sonra onlar için kurulan özel darağaçları başında cellat kesildiler.
Çetelerin iktidar yürüyüşündeki bir başka özelliği de, Mafya’yı taklitle, zenginden alıp, yoksula veren "Robin Hud" rolüdür.
Evet kırıntı, döküntüyü poşetleyip dağıtırlar, ama Panamalı Noriega, Dominikli Trujillo, Tunuslu Bin Ali gibi devletten iş alan müetahhitleri, yatırımcıları örgütleyip, onlardan aldıkları yüzdelerle, hesabını bilmedikleri Dolar balyalarını istiflerler köşklerinin odalarında.
Kimi yoksullar da, onları alkışlamaya çıkar. Çünkü, Türk atalarının sözüyle, onlar "gemisini yürüten kaptan" yani, yapamadıklarını başaran üstün yeteneklilerdir. Üstelik, ne kadar götürseler hakları. Çünkü, "vatan için" çalışıyor, atlarına binip menzili aşarak, Üsküdar tepelerine varıyorlar.
Kim bilir belki, onlara da kırıntı düşer…
Ve Körfezdeki çetebaşları, Şarap içme yerine, ham maddesi üzümü yiyerek, insanları cennete uçurucular, ancak, dünyanın en kıymetli şaraplarını saraylarına akıtılır, iki yüzlülüğün şanından...
Dinin günah ve münafıklık, evrensel hukukun suç saydığı hırsızlık, rüşvet alma, bekçi olunduğu vergi dükkanını soyma, insanları yasaklar çemberinde sıkıştırma, cinayetler, işkence edip, korku salma çete devletinin dinine uygundur. İnsanları özgürlük vaadiyle kandırıp, dolandırmak, sonra intikam şevhetiyle boyunlarına binmek de…