Bu yörede yapılan yürüyüşlerde, çıkılan her tepede veya inilen derin vadilerde, yani en umulmadık anlarda o hep karşılarda durur ve arşlara uzanan mağrur zirvesinde yılın büyük çoğunluğunda sis bulutları, fırtına koparan karartılar bulunur. Öyle ki uzağın uzak, yakınınsa bir hayat olduğu hikaye gibidir ve turna ziyaretlerinden ezber almış bir mekanın bütün sırrıyetidir.
Gerillalar içinse bütün güzelliklerin beşiğinde olduğu gibi doğanın sıcaklığını ve bereketini hiç çekinmeden sunan, yeri geldiğinde koruyan ve ender zamanlarda olsa bile öfkesini bütün dünyaya haykıran bir isyandır Cîlo. Yerli halka göre „Reşko“, eski zamanların izinde ve belki de sürgün olmuş hayatların Sterlerinde „Cîlo“ olmuş bu dağlarda, gerilla ilk olarak 90’lı yılların başında konumlanmaya başlamıştır.
Cîlo arazisi genelde sarp kayalıklardan ve derin vadilerden oluşur. Gare dağıyla arasında bulunan derin vadilerde akan Bazê çayı, bu yörede bulunan birçok köye hayat veren bir damar misali dolanır, Oramar köyünün aşağılarında Avaşîn suyuna karışır. Bu alanda, yani Cîlo’nun güneye bakan coğrafyasında Bazê çayından farklı bir su bulunmamaktadır. Bazê suyunun başladığı yerler ise Cîlo’nun, Hakkari’ye bakan yamaçlarındaki Deriyê Aslan yaylaları olmaktadır.
Yine bunun yanında Gare dağından Cîlo’ya doğru harekete geçildiğinde Alantus köyü ve karşısında bulunan Nerkê köyü her ne kadar kadim tarihin izlerine ev sahipliği yapıyor ve geriye dönmeyecek yılgınlığın, yarım kalmış hayatların siluetlerini taşıyor olsa da, karşılaştığı her gerillaya sıcak ve mütemadi bir görüntü sunar, bu iki köyün arasında geçmekte olan Bazê çayı ise kavurucu yaza inat, bütün yaşamı yenileyen bir esinti verir. Sonrasında, yolculuğun devamında Bazê çayının eşliğinde derin Medê vadisine girilir ve az ileride Şehîd Kawa’nın adıyla anılan pınarın başında, Tobê boğazının bütün yorgunluğu atılırcasına bir su içmek neredeyse bu yolculuğun ve dur durak bilmeyen bu sevdanın vaciplerinden olmaktadır.
Yaklaşık 1 saat bu derin vadide ilerledikten sonra Medê üçgeninde, Perihanê köyünün bulunduğu farklı bir vadiye sapar yolculuk ve artık yolun dayandığı nokta Cîlo’nun bereketli etekleri olmuştur. Perihanê köyünün aşağılarından itibaren başlayan ve köyün dört bir tarafına yayılmış olan incir ağaçları, hem o eşsiz kokularıyla hem de tadına dünyanın farklı herhangi bir yerinde rastlanılmayacak incirleriyle, sanki yol üstünde kendi halinde bir duraklama noktası olmaktadır. Bu köyün sağ tarafında ufak bir boğazın ardında Zerê köyü bulunmakta ve nedense her zaman kendisine yolcu beklemektedir. İşte bu Perihanê köyünün içinden geçmekte olan kar suları, Cîlo’nun eriyen karlarından oluşmakta ve yılın 365 gününde kesilmeden bu köye, bu incir ağaçlarına hayat vermektedir.
Köyün yukarısında ise upuzun bir su kanalı dikkat çekmektedir. Çok eski zamanlara ve kaç on yılın ağır yüküne, hem kanalın içindeki köknarlar da, hem de kanalın birçok yerinde kırılmış olan taşlarda rastlamak mümkün olmaktadır. Bu kanalın devamında ise aşağı yamaçlarda Zeranê köyüne bir kuşbakışı fırlatmak ve devamında da Matê köyünün bütün ihtişamına kendini koy vermek, bu yolculuğun belki de en güzel alın teri olmaktadır. Burada yani bu köy ile cennet arası mekanlarda gerilla ateşinin yalımlığında kaçak bir çay ile Matê kilisesinin karşısında bütün tarihin kahramanlık hikayelerine cümle dizmek ve güneşin ışıklarında gölgesine naz eden bir kleş namlusu,  sayılı insanlara nasip olabilecek bir duygu coşkunluğudur.
Bu köye gelmekte olan su kanalı ve köyün ortasında bulunan kilise, yapıldığı zamanlara göre takdire değer bir işçiliğin ve emeğin ürünü olmaktadır. Böylesi kültürlerin ve halkların buluştuğu mekanlarda, çağdaşlaşmanın bütün günahlarından arınmak ve ruhunu nadasa bırakmayacak kadar tutkulu olmak, ancak ve ancak gerillalara müspet bir yaşam olmaktadır. Denildiğine göre hem bu köyün adı, hem de kilisenin adı yani Matê; bugün de kullanılmakta olan Matta İncilinin yazarı olan Aziz Matheus’dan adını almaktadır.
Bu köyden sonra artık Cîlo’nun zirvesine yakın bir noktaya varılmış ve farklı bir dinlenme yeri olabilecek Haydaran mağarasına ulaşılmış olunur. Önünde beyaz köpüklü kar suları ve yüksek kayalıkların bulunduğu bu alanda; doğal bitkilerden faydalanarak güzel bir yemeği hazırlamak içten değildir. Sonrasındaysa Matê boğazına yönelik zorlu ve yorucu, ama bir o kadar da anlamlı bir çıkışın ilk adımları dökülmeye başlar. Boğazın patikasına varmadan yol ikiye ayrılır sol taraftaki patika Deriyê Aslan’a giderken, sağ tarafı ise Matê boğazına doğru uzanır. Tabi bunların öncesinde büyük kar buzullarının arasında kendisine yer edinmiş şelalenin sularında yeşil ile mavinin bütün renklerine aldırış etmemek pek de elde değildir.
Zorlu bir yolculuktan sonra ulaşılan Matê boğazının yan tarafından devam edilen patikada aşağılarda çok derin bir vadinin içerisinde süzülmekte olan Avaşîn’i yer yer görebilmek ve Belkıs ile Süleyman’ın birbirlerine bakışlarına mahcup sirayeti dökmek, bunun ardından da Cîlo’nun kendisinde, gölgesinde sığınılacak bir kaya dibinde soluklanmak gerekir.
Belkıs ile Süleyman; rivayete göre çok eski zamanlarda yaşanmış kırık bir aşk öyküsünün hüzünlü alıntılarıdır. Birbirini çok seven ve bir türlü kavuşamayan bu iki Kürt gencinin yürek yakan öyküsü, günümüzde dahi dilden dile dolaşmakta ve yörede yaşamakta olan dengbêjlerin kilamlarına konu olmaktadır. İşte bu tutkulu öykünün yolculuğumuza sarkan bölümü ise Cîlo’da Belkıs’ın ve onun tam karşısında bulunan Çarçela sırtlarında yer alan Süleyman kayalıkları olmaktadır.
Bundan sonrasında öncesinde aşağıda bulunan Cafer yaylasına inilir sonrasında Cîlo’nun zirvesine yani sandığın bulunduğu zirveye zorlu bir yolculuk daha başlar. Sirîk otlarının arasında, sümbül ve sosin kokularıyla birlikte, farklı birçok yayla çiçeklerinin eşliğinde zirveye çıkmak ne kadar yorucu olsa da, bir o kadar da güzelliklerin tanımlanması olmaktadır. Zirvede ise mavinin koyulaştığı, insan yüzünün nutkuna olan tutkuların yutulduğu bir an’a, zamana ulaşılır. Yüksek basınçtan ve sert esen rüzgardan dolayı bu dört bin iki yüz metrelik yükseklikte çok fazla durabilmek çok da mümkün olmamaktadır. Burada bulunan defter de ise çıkan herkesin yazılarına göz atabilmek biraz da şansı gerektiren bir durum olmaktadır. Fakat burada özellikle dikkatli bir gerillanın çok sevinebileceği bir gerçeklik, o sayfalarda yer almaktadır. O da burada bulunan defterin hiçbir yaprağında işgalci güçlerin yazılarına, izlerine rastlanılmaz. Bu durumda Cîlo’nun özgünlüğüne ve güzelliğine bir anlam katmakta ve tutkulu özgürlük savaşçılarını zirvelere olan sevdasını da perçinlemektedir.
Zirvenin altında yer alan soluna Hakkari’yi, tam karşısına Gever’i alan yüksek dağ yaylasında Sirîk otundan yemek, soluklanmaya çalışan telli turnalara sessizce bakmak ve Çarçela’nın arkasından altın bir tepsi gibi doğmakta olan güneşi izlemek, bütün anlatım literatürlerini zorlayan ve aşan bir tablonun basit bir görüngüsü olmaktadır. Bunun aşağısında Serpil vadisi, bütün ihanetlerin kirli izlerini bir utanç madalyası gibi kendisinde taşımakta ve ortasında geçmekte olan ufak çay bile, bu amansız gerçeklik karşısında aciz kalmakta. Serpil vadisinin sağ tarafı Oramar ile Şitaza köylerinin ortasındaki caddeye çıkmakta, sol tarafında ise Delikli boğaz yer almakta ve arkasında bulunan yaylalara dar bir keçi patikası sunmaktadır.
Serpil vadisinin devamında Karwan boğazına gider yol ve işi olan yolcular, belki de ay ışığına adım atan serüvenciler burada avuç içinde içer kardeşliği, yalancı neon ışıklarından ziyade bir gelinin çığlığı gibi yalnız olan Gever’i izler. Karwan boğazına çıkıldıktan sonra etrafa atılan bir bakışın ve içinde özgürlüğün geçtiği bütün cümlelerin anlamı; gökyüzü olur maviliklerde ve gecenin içinde milyonca yıldız. Sırtımız Cîlo’ya dayanmıştır artık ve kavgayı hoyratın üstüne sürecek bir şahlanıştır Mergezêr’i deki canlılık. Önümüz-ardımız, solumuz-sağımız her zamankinden beter özgürlüğe bilenmiştir artık!...