Bir ara haberlerde sözü ediliyordu, "72. Koğuş" tekrar sahneleniyormuş. Yeni oyuncular, sahne dekorasyonu, ışıklar ve kostümler... Tam anlamıyla bir tiyatro ziyafeti olarak da usturuplu cümlelerle spotlamaya çalışıyorlardı. Nedense aklıma sıcak bir Temmuz günü geliverdi birden! Hayatımda birçok kitabı, elime aldığım gibi son noktasına kadar okumuşluğum olmuştur. Öyle hızlı okuma teknikleri gibi yöntemlerim yoktur, zaten bilmem o tür şeyleri. Kitap okumak algılama ve hissetme olayıysa, -ki ben öyle olduğuna can-ı gönülden inanıyorum- okumanın süresini zamansal bir düzlemde ele almak ve öncülük olarak bunu esas almak kesinlikle okuma değildir. Neyse, bu anlamda o tartışmayı uzatmadan tekrar aklıma geliveren o sıcak, sıcak olduğu kadar da dolu olan Temmuz gününe dönelim.


Yaz ayları içerisinde Temmuz'un benim için her zaman ayrı bir yeri olmuştur. Otların sararmaya başladığı, güneşin sarının tüm tonlarını kendinde cisimleştirmeye çalıştığı bu muhteşem dönemi hayatım boyunca hep ayrı bir kenara koymuşumdur. İşte böylesi bir zaman diliminde sabahın erken saatlerinde yine yollara düşmüş, yorucu olan bir iki tepeyi aştıktan sonra yüksek bir kayanın üzerinden bereket kokan, içinde bin yılların birikimlerini, güzelliklerini, direnişlerini, ihanetlerini taşımakta olan o büyük çılgın ırmağı izleyerek ufak bir mola vermiştim kendime.


Sonrasında ise kıvrılarak derin vadilere inmekte olan patikanın coğrafi ritmine ayaklarımı uydurmaya çalışarak yolculuğumun diğer bölümünü adımlamaya başladım. Bir süre sonrasında arkadaşların yanına ulaştığımda sıcaklığının yükselmesi ve iki saati bulan yolculuğun etkisiyle iyice terlemiştim. Hemencecik kaynağın başında bitiverdim, ellerimi ve yüzümü iyice yıkadıktan sonra yüzümü yalayan o serin meltemlerin huşusuna kapılmışken, "Hoş gelmişsin!" diyen bir ses işittim. Dönüp baktığımda sesin geldiği yöne doğru, yaklaşık otuzlu yaşların başında ve orta boylarda bir arkadaşın gülen yüzüyle bana bakmakta olduğunu görünce, "Hoş bulduk" dedim. Daha sonra adının Çiğdem olduğunu da bir şekilde öğrenmiştim.


Diğer arkadaşlar da toplanınca kahvaltıya oturduk. Burada her zaman olduğu gibi buraları ve oraları soran gözler, hem buralardakilerin ve hem de oralardakilerin durumlarının çok iyi olduğunu söyleyen kelimeler, yemekte olduğumuz masanın her tarafına yayılmıştı. Yemeğin ardından benim biraz daha beklemem ve bütün arkadaşların da çalışması gerekiyordu. Bana bu durumu utana-sıkıla anlatmaya çalışan Çiğdem arkadaşın işini kolaylaştırmak için, "Benim için sorun değil, siz işlerinizle uğraşın, ben yalnız kalmaktan çok sıkılmam" dediğimde, yüzüne yayılan kızarmanın yavaş yavaş yok olduğunu ve gözlerinin içine "Sağ ol, beni bir yükten kurtardın" bakışlarının yerleştiğini görünce, onun adına da tebessüm etmeye çalıştım.


Bütün arkadaşlar yanımdan ayrılınca, biraz da hissiyatlı olarak ellerim biraz ötemde duran kitaplara doğru harekete geçti. Birçoğunun Arapça olmasından dolayı çok fazla üstelemeden karıyordum ki, birden aralara bir yere sıkışan biraz ince bir kitabın karakterlerinin Latin alfabesi olduğunu görünce yakından baktım. "72. Koğuş - Orhan Kemal" yazısının karşısında, doğrudan kendimi kitabın sayfaları arasında buldum. Özellikle Anadolu fukaralığı ve 50'li yılların gündelik yaşamı, romana çok güçlü bir şekilde tezahür etmişti. Yine, gecenin bir yarısında tüm tutsakların kaynamasını beklemekte olduğu fasulyeyi ve biraz para kazanmak için diğer tutsakların eşyalarını yıkayan kadın tutsakların durumunu çok acımasızca ve çıplak bir şekilde vermişti usta.


Son cümleyi okuduktan sonra sayfalardan, 50'li yıllardan ve fukaralığın insanın içini soğutan gerçekliğinden başımı kaldırdığımda, karşımda bana bakmakta olan Çiğdem arkadaşa gözlerim ilişti. Gelip yanıma oturduğunda, "Sıkılmadın, değil mi?" diye sorunca, "Hayır, bu kitabı okudum, yani fena vakit geçirmedim" dedim. Daha sonra onu Türkçe'yi yeni yeni öğrenmekte olan bir arkadaşın okuduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Halbuki burada bulunan arkadaşların içinde bir tek Türkçe okuyabilecek arkadaş Çiğdem arkadaştı ve ben kitabı ilk gördüğümde onun okuduğunu düşünmüştüm. Böyle bir sohbete başladığımızda, "Sen kitap okumuyor musun?" diye sorduğumda, "Şu sıralar bunu okuyorum" diye bana Arapça bir kitabı gösterdiğinde şaşkınlığım iyice artmıştı. "Sen Arapça biliyor muydun?" diyerek şaşkınlığımı gidermek için sorduğum soruya, "Yok, burada öğrendim. Şu anda Nevval El-Saddavi'nin kitabını okuyorum" diye cevap veriyor; o anda, dağların gizeminin ve bilgelik dolu yaşamının sınır tanımadığını bir kere daha kavrıyorum. Öyle bir noktaya dayanıyor ki, bilgeliğin kendisi bir çiçeğin açmasını yorumlamaktan tutalım, soğuk demir parçalarını vücudunda isyanın nişaneleri gibi taşımaya kadar bir yüceliği arz ediyor. İşte burada benim karşılaştığım bu durum da mücadelenin yanı sıra filolojik bir dayanışmanın iç içe geçmiş hali oluyordu.


Kitapların yanında yer alan ilaçlara baktığımda, bir poşet dolusu ilacın genele mi, yoksa bir arkadaşa mı ait olduğunu sorduğumda, Çiğdem arkadaş, "Onlar benim ilaçlarım" dedi. "Bu kadar çok ilacı alıyorsan, nasıl yemek yiyorsun, nasıl su içiyorsun?" diye sordum. Başladı kısa öyküsünü anlatmaya:


"Ben bütün parçalarda kaldım. Kuzeyde, Doğu'da, Güney'de ve Güneybatı'da çeşitli dönemlerde, farklı çalışmalardan dolayı yer aldım. Ama ilginçlik nedir, biliyor musun? Kaldığım her alanda da belli dönemlerle düşmana esir düştüm. Her defasında ağır işkenceler ve müthiş baskılarla karşılaştım. Hemen hemen hepsi benden çok düşüncelerimi, fikirlerimi ve mücadelemi esir almaya, tutsak etmeye çalışıyordu. Zaten ben de onlara yönelik daha çok ve daha güçlü bir şekilde direnmeye çalışıyordum. Bu kötü dönemlerin ve acı dolu tecrübelerin beni nasıl bilediğini ve düşüncelerimin gerçekliğini, doğruluğunu nasıl kanıtladığını sana anlatamam. Ama görüyorsun, bazı anlarda vücut sağlığım bunların hepsine tam olarak dayanamadı. Kan kustum, nemli beton zeminleri yatak belledim, kırılan kemiklerimin seslerini kendi kulaklarımla duydum ve bir saniye bile teslim olmayı düşünmedim. Düşüncelerimle, fikirlerimle ve tüm bunların kaynağını oluşturan o bilge insanla, binlerce isimsiz kahramanla ve etle-demirin dövüşmesini gün aşırı yapan bir halkın gerçekliğiyle sağlayabildim. Ama görüyorsun işte, bir yerden sonra vücut zorlanıyor ve bunların hepsini fizyolojik olarak kaldıramıyor. Yine de düşünce ve mücadelede bir bilenmişliğim ve düşmana daha dökülmemiş bir isyanım var."


En ufak bir hışırtının bile gök gürültüsü yaratabileceği kadar bir sessizlik çöküyor. Ben Çiğdem'e bakıyorum, gözlerinin avurtlarına ve titrek ellerine. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Ayrıca ne söyleyeceğimi de bilmiyorum.


Bir yerlerde 72. Koğuş tekrardan sahnelenirken ve Anadolu fukaralığı dekorlarla, ışıklarla, kostümlerle bir görsel şölene (!) çevrilmeye çalışılırken, Çiğdem Arapça kitaplar okuyor ve bütün zalimlerin saldırıları altında geçirdiği o zorlu koşulların ve dönemlerin öfkesini bilemeye devam ediyor. Bense hikayenin daha fazlasını biliyorum.