
Şimdi daha iyi anlıyoruz ki zindanlar gözden ırak olunca buralarda çekilen acılar da görülmüyor. Ancak çok ciddi haykırışlar, direnişler gündeme geldiğinde hatırlanıyor. Bu da insanlık için hoş görülemez bir durum. Zindanlarda yapılan zulme karşı duyarsız olmak, aslında insan toplumunun kendi sorunlarına karşı duyarsızlığını ifade eder. Özellikle siyasi tutsaklara yapılan baskı ve zulme duyarsızlık tam da bu gerçekliği ifade etmektedir.
Zindandaki tutsaklar geçen sonbahar Kürt halkının çektiği acıları ve zulmü derinden hissederek fedai bir direniş ortaya koydular. Eğer Kürt Halk Önderi durdurmasaydı bir hafta, olmadı on gün sonra tutsaklar patır patır düşeceklerdi. Çünkü ölüm sınırına gelmişlerdi.
Bu ölüm orucu bittikten sonra zindanlardan intikam alırcasına birçok yerde baskılar arttırıldı. Şakran ve Tekirdağ Cezaevleri öne çıktı. Özellikle Kürdistan’dan uzak cezaevlerinde baskılar çok bilinçli bir biçimde sürdürülmektedir. Karadeniz’den Ege’ye, Trakya’ya kadar sürgün edilen tutsaklar üzerinde sistematik baskı yürütülmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik öfke ve intikam duyguları zindanlardaki Kürt tutsaklara boşaltılmaktadır. Hayvani demek bile hayvanlara hakaret olur; gerçekten de hiçbir biçimde ifade edilemeyecek kin ve öfkeyle bu tutsaklardan intikam alınmaktadır. Bu baskılar Türk devletinin Kürtlere yaklaşımının zindanlarda kendini ifade etmesidir.
Kürtler nasıl ki her türlü yöntemle, baskıyla Türkleştirilmek istenmişse ve buna karşı direnenlere en ağır cezalar layık görülmüşse, Kürt siyasi tutsaklara da aynı zihniyet, anlayış ve uygulamalarla yaklaşılmaktadır. Zindanlardaki uygulamalar dışarıda Kürt’e uygulanan politikaların daha çıplak hale getirilmesidir. Şark Islahat Planıyla nasıl ki Kürtler 90 yıldır inkar ve imha politikasına tabii tutulmuşsa, zindanlara düşen Kürt siyasetçiler de bu politikaya direnen suçlular olarak daha ağır cezalara tabii tutulmaktadır.
12 Eylül’de bu politikanın en çarpıcı uygulamasına şahit olduk. Esasında Kürt siyasi tutsaklara her zaman böyle yaklaşılmıştır. Belki uygulamalar zaman zaman farklılaşmış olsa da Kürt siyasi tutsaklara Türk devlet bakış açısı hiçbir zaman değişmemiştir. Onlar en ağır suçlular olarak görülmüştür. Her türlü cezayı hak edenler olarak görülmüştür. Çünkü devlet okullarında, basınında ve her yerde en büyük suçun Kürtlerin haklarını arama olduğu fikri yerleştirilmiştir. Sokakta Kürtleri görünce linç eden zihniyet zindanlarda ise işkence ve baskı yaparak duygularını tatmin etmektedir.
Zindanlarda yapılan baskılar üstten alta kadar talimatla yürütülen bir politikadır. Adalet Bakanlarının yapılan tüm baskılardan haberleri vardır. Bu açıdan Adalet Bakanları her zaman insan sevgisi olmayan, soğukkanlı olarak işkenceleri ve ölümleri izleyeceklerden seçilmiştir. Özellikle siyasi mücadelenin yükseldiği ve zindanlarda siyasi tutsakların fazlasıyla bulunduğu dönemlerdeki Adalet Bakanlarının karakteri böyle olmuştur. Çünkü dönemin karakteri itibariyle bir tür başgardiyandırlar. Başgardiyanların filmlerdeki profili de bilinmektedir.
Mevcut Adalet Bakanı kendini nasıl gösterirse göstersin, zindanlardaki uygulamaların farkındadır ve bu uygulamalardan bizzat sorumludur. Tutsaklara yapılan baskılar konusunda kendisine her gün mektuplar gelmektedir. Kaldı ki Milletvekilleri bu baskıları defalarca dile getirmişlerdir. İnsan Hakları Kuruluşları bu baskıları kamuoyuna duyurmaktadırlar.
Son zamanlarda kadın tutsaklara baskı yapmak bilinçli bir politikanın ürünü olarak gündeme gelmektedir. Kadın tutsakların iradesi kırılmak için her yol ve yöntem mubah görülmektedir. Şakran Cezaevi, Karataş Cezaevinde kadın tutsaklara özel bir politika uygulanmaktadır. Şakran Cezaevindeki kadın tutsakların bir aya yakın açlık grevinde olmaları baskıların düzeyini göstermektedir. Yoksa insan vücudunu yıpratan, ağır hasarlar bırakan böyle uzun süreli bir eyleme neden girsinler? Kadın tutsaklara yapılan baskılar, düşmandan intikam almak için ilk önce kadınlara yönelmenin bir yöntemi olmaktadır. Savaşlarda kadınlara tecavüz edilmesi bilinen gerçeklerdendir. Şimdi zindanlarda yapılanlar da buna benzemektedir. Tabii şimdi tecavüz başka yol ve yöntemlerle yapılmaktadır. Kadınlara yönelen özel baskı, tecavüz kültürünün dışa vurumunu ifade etmektedir.
Trakya ve Karadeniz’deki cezaevlerinde baskının sistematik hale geldiğini sürekli duyuyoruz, okuyoruz. En kötüsü de bu baskılara karşı duyarsız kalınmasıdır. O kadar yoğunlaşmış ki, baskılar da normalleşmiştir. Eğer ölümler olmuyorsa bu baskılar dikkate alınmıyor. Öyle ki, insan hakları kuruluşlarının bile zindanlardaki baskılara karşı duyarsız kaldıkları söyleniyor. Daha doğrusu o kadar çok yapılıyor ki, onlara bile normal hale getirilmiştir. Bir yerde zulmün normal hale getirilmesi o sistemin ve iktidarın insanlık dışı karakterini gösterir.
AKP Hükümeti bir çözüm sürecinden söz ediyor; daha doğrusu Kürt Özgürlük Hareketi’nin sıkıştırması ve Kürt Halk Önderinin bir çözüm hamlesi yapması AKP’yi böyle davranmaya zorlamıştır. Şimdi sık sık demokratikleşmeden ve insan haklarından söz ediyor. AKP Hükümeti biraz samimiyse işe ilk önce cezaevlerindeki baskıyı kaldırmaktan başlar. Belki de Kürt’e bakışın, özellikle de politikleşmiş Kürt’e bakışın değiştiğinin gösterileceği ilk yer zindanlardır. Eğer politik tutsaklara yönelik baskı politikası değişmezse Kürt sorununda politika değişikliği yapıldığına insanları inandırmak zordur.
Kürt halkı ve demokrasi güçleri tabii ki politik gündemlerle ilgilenmelidir; yeni sürece destek vermelidir. Bu sürecin başarısı için mücadele etmeli ve bu yönlü çabalarını arttırmalıdır. Ancak hangi koşulda olursa olsun zindandaki tutsaklar unutulmamalı, onların üzerindeki baskılara karşı tutum konulmalıdır. Tabii ki en başta da basın bu baskıları gündemden düşürmemeli ve baskıların normalleşmesine fırsat vermemelidir.