CHP kurultayını yaptı; Kılıçdaroğlu yeniden genel başkan oldu. Değişim kurultayı olduğu iddia edildi. Hatta 2023 yılına dördüncü devrim dedikleri özgürlük ve demokrasiyle ulaşacaklarını söylediler. Bu büyük bir iddia. Ancak Kılıçdaroğlu’nun söylemleri ile CHP’nin 2023 yılına özgürlük ve demokrasi devrimiyle ulaşması zordur. Kuşkusuz Türkiye halklarının özgürlük ve demokrasi devrimini gerçekleştirecek birikimi, iddiası ve mücadelesi bulunmaktadır. CHP bunun içinde ne kadar yer alacak sorusu ise net değildir. CHP şu anda ikili karakter taşımaktadır. Bir taraftan klasik ulus-devlet anlayışını hiç değiştirmeden sürdürmek isteyenler, diğer taraftan cumhuriyetin demokratikleşmesine inananlar! Kemal Kılıçdaroğlu gibileri ise hem demokrasi ve özgürlükten söz ediyorlar, hem de cumhuriyetin kuruluşunda olduğu gibi CHP tekçi ve antidemokratik olarak kalsın diyorlar. Yani pratik değeri olmayan şeyler söylüyorlar. Daha doğrusu hiçbir şey söylemiyorlar. 

Bugün Mecliste yazılan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" dövizi, Cumhuriyetin Meclis iradesiyle kurulduğunu hatırlatır. Türkiye'de 23 Nisan’da kutlanan ve çocuklara armağan edildiği söylenen meclis, 1920 Meclisidir. Kurucu Meclis budur. Bu mecliste Kürdistan mebusları da, Lazistan mebusları da, Çerkez mebusları da vardır. Birinci Meclis tek tipçi bir Meclis değildir. Sadece Türkleri millet sayan bir meclis değildir. Tekçi ulus anlayışı yerine, her topluluğun kendi kimliği ve diliyle kabul edildiği çoğulcu bir ulus anlayışına sahiptir. Demokratik ulus diyebileceğimiz bir ulus anlayışı özü itibariyle birinci mecliste vardır. Farklı kimlikleri inkar eden bir ulus anlayışı yoktur. 23 Nisan 1920’de kurulan meclis bileşimi bunun kanıtıdır. 

1921 anayasası da bu kurucu Meclisin yaptığı anayasadır. Kurucu anayasa 1921 Anayasasıdır. Ancak 1924 Anayasası ile kurucu iradeye bir darbe yapılmıştır. 1920 Meclisi de 1921 Anayasası da yok sayılmıştır. 1920 birinci Meclisi çocuk bayramı olarak kutlansa da onun ruhu, bileşimi ve öngördüğü Türkiye reddedilmiştir. 

1920 Meclisi ve 1921 Anayasası ile Türkiye demokratik ulus ve demokratikleşme konusunda önemli bir adım atmış, ancak Lozan Anlaşması ve cumhuriyetin kuruluşuyla bu sürece son verilmiştir. İngiltere’nin başını çektiği Lozan’daki delegasyonlar Türkiye'nin Musul ve Kerkük vilayetlerini Irak’a, yani İngiltere mandasına bırakma karşılığında Türk egemen sınıflarına Kürtleri yok etme temelinde bir ulus-devlet kurmalarına icazet vermişlerdir. Türkiye, İngiltere’nin Kerkük ve Musul’a karşılık Kürtleri yok etmeye dayalı ulus-devlet kurma icazeti verilmesinden sonra 1920 ruhundan vazgeçmiş, 1924 anayasasıyla tek tipçi ulus-devlet politikasına yönelmiştir. O günden bugüne de bu politikaya itiraz eden her Kürt kıpırdanışı ezilmiştir. Aslında Türkiye tarih boyu kendisi için güç kaynağı olan Kürtlerle savaşa girmiştir. Anadolu’ya girişlerinde ve var olmalarında Türklere verilen bu desteğe ve ittifaka ihanet edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, kendini var eden ittifakı yok saymış ve bindiği dalı kesmeye başlamıştır. Nitekim cumhuriyet bu nedenle o günden bugüne hiç iflah olmamıştır. Aslında İngiltere’nin Türkiye'yi böyle sürekli hasta adam durumunda tutma politikası, yani zokası yutulmuştur. Türkiye bu zihniyet nedeniyle o günden bugüne hep antidemokratik ve otoriter kalmıştır. Bir türlü demokratikleşmemiştir.

Şu açıktır ki, Türkiye etnik ve inançsal olarak tek tipçi anlayıştan kurtulmadığı müddetçe demokratikleşmeyecektir. Yani Kürt sorunu ve Alevilerin sorunlarını çözmediği müddetçe antidemokratik ve otoriter olmaya mahkumdur. 


Şoven milliyetçilik insanlık düşmanı 

1920’lerin ve 30’ların dünyası farklıdır. Ulus-devlet zihniyetinin en fazla revaçta olduğu dönemdir. Öyle ki, bu zihniyet tarihin en zalim ve saldırgan iktidarlarını ortaya çıkarmıştır. Hitler, Mussolini, Franko, Salasar faşizmi ve dünyanın birçok yerindeki katı ulus-devlet anlayışları Türkiye'yi de etkilemiştir. Zaten ittihat terakki anlayışıyla gerçekleşen Ermeni Soykırımı, ulus-devletçi anlayışın uygulaması olarak tarihe geçmiştir. Osmanlı I. Dünya Savaşı'nda yenilince bu politikaya sahiplenmemiş, bu politikadan vazgeçtiğini göstermek istemiştir. 1920 Meclisi ve 1921 anayasası bir yönüyle de Ermeni Soykırımı'nın yarattığı töhmetten ve ulus-devlet politikasından kısmen kurtulma anlamına gelmektedir. Ancak 1920’li ve 30’lı yılların dengeleri ve hakim zihniyeti ortamında yeniden ulus-devletçi zihniyete dönülmüştür. Otoriter eğilimlerin arttığı yıllardır. Türkiye de bu otoriter eğilimden uzak kalmamıştır. O dönemin zihniyeti ve paradigması bu doğrultudadır. İngiltere Musul ve Kerkük karşılığında ulus-devlet kurmasına icazet verince bunu en katı biçimde uygulamaya yönelmiştir. Zaten o dönemde bu zihniyetin uç biçimleri ortaya çıkmış, insanlığa tarihte görülmemiş bir acı yaşatmıştır. I. Dünya Savaşı'yla birlikte düşünüldüğünde, neredeyse insanlık tarihindeki tüm savaşların toplamı kadar insan kaybıyla sonuçlanan II. Dünya Savaşı gerçekleşmiştir. Kapitalist modernitenin ulus-devlet anlayışının insanlık düşmanı bir karakter taşıdığı 20. yüzyılda kanıtlanmıştır. 

II. Dünya Savaşı sonrasında merkeziyetçi otoriter ulus-devlet anlayışı sorgulanmaya ve bu katı anlayıştan uzaklaşılmaya çalışıldı. Şoven milliyetçiliğin en büyük insanlık dışı zihniyet olduğu görüldü. Farklı kimliklerin, toplulukların, inançların temel demokratik haklarının tanındığı bir demokratikleşme zihniyeti gelişmeye başladı. II. Dünya Savaşı'ndan çıkarılan en büyük ders bu oldu. Kötü bir öğrenme biçimi ama insanlık farklı kültür ve inançların reddedilmesini, inkarının ve yok sayılmasının tehlikesini ve utanç verici karakterini yaşayarak öğrenmiştir. Bu açıdan farklı kimliklerin haklarını ve özerkliğini tanıma dünyada temel bir eğilim haline gelmiştir. 

Bugün Avrupa’da ve belli düzeyde demokratikleşmenin kabul edildiği hiçbir ülkede tek tipçi ulus-devlet anlayışı kalmamıştır. Her yerde yerel demokrasiler ve özerklikler genel bir kural haline gelmiştir. Avrupa’nın tüm ülkelerinde yerel demokrasi kabul edilmiş ve bu yönlü gelişmeler sağlanmıştır. Güney Amerika ülkelerinde de tüm farklı kimliklerin ve coğrafyaların özerkliği tanınmıştır. Rusya zaten özerk bölgeler ve federasyonlardan oluşmuştur. Avrupa’da farklı kimliklerin belli bir yoğunluk taşıdığı ama özerk olmadığı tek bir yer gösterilemez. Artık yerel demokrasi olmadan demokratik ülke haline gelmek mümkün değildir. Tüm ülkeler yerel demokrasi ile birliklerini sağlamaktadırlar. Yerel demokrasi, ayrılıkçılığı önleyen temel etken haline gelmiştir. Yerel demokrasi kabul edilmediğinde farklı kimlikler haklı olarak ayrılmak eğilimi göstermektedirler. 

Dünyada artık meşruiyetin kaynağı yerel demokrasilerdir. Yönetim hakimiyeti zapturaptla, otoriter yasalar ve anayasalarla değil, demokratikleşmeyle sağlanmaktadır. Topluluklar demokratik olmayan hiçbir yönetimi ve sistemi kabul etmemektedirler. Bu nedenle ülkeler demokratikleşmeden istikrarı sağlayamıyorlar. 


Cumhuriyet demokratikleştirilmeli 

Yaşanan tecrübelerden sonra Türkiye'nin de demokratik olmadan istikrarını sağlayamayacağı defalarca görülmüştür. Bunun için de en başta iki büyük topluluk olan Kürtlerin ve Alevilerin taleplerinin tanınması gerekmektedir. Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet anlayışı geride kalmıştır. Tek inanca dayanma çağı geride kalmıştır. Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki zihniyet Kürtleri ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Daha sonraki anayasalar da bunu esas almıştı. Şimdi 12 Eylül’ün şu dört maddesi korunacak demek, Kürt soykırımına devam edeceğiz demektir. 12 Eylül anayasası özünde değişmeyecek demektir. Aslında bu anlayış Türk-İslam sentezinin sürdürülmesi anlayışıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın sürdürülmek istenmesi, Alevilerin de asimile edilmesini hedeflemektedir. Kürtlerin anadilde eğitimini kabul etmiyoruz demekle; Cemevleri ibadet yeri olmaz zihniyeti aynı anlayışın dışa vurumudur. 

Tek millet Kürtlüğü, tek vatan Kürtlerin yurdu olan Kürdistan'ı, tek devlet yerel demokrasiyi, tek bayrak da farklı kimliklerin kültürel sembollerini yok saymak anlamına gelmektedir. Kılıçdaroğlu ve CHP ilk dört madde değişmez diyerek aslında Tayyip Erdoğan’la aynı zihniyette olduğunu göstermektedir. Erdoğan’dan farklılık ya da demokratik olup olmama, Kürtlerin varlığını ve temel haklarını kabul edip etmemeyle belli olur. 

Cumhuriyet korunmalı ama demokratikleştirilmelidir. Buna demokrasi güçlerinin ve Kürt halkının itirazı yoktur. 1920 ruhuna geri dönülmelidir. Kürtleri asimile ederek zamanla yok etme politikasından vazgeçilmelidir. Kürt varlığı kabul edilerek cumhuriyet Kürtlerle barışmalıdır. Hem cumhuriyetin demokratikleşmesi ve toplumun özgürleşmesinden söz edilecek, hem de Kürtlerin kendi kendini yönetmesi anlamına gelecek yerel demokrasi kabul edilmeyecek! Bu, çelişkili bir durumdur. O zaman CHP’nin özgürlük ve demokrasi devrimi nasıl olacak? Kürtlerin ve Alevilerin farklılığı açıkça kabul edilmeden bu cumhuriyet nasıl demokratik ve özgürlükçü olacaktır? 

Kuşkusuz Türkiye bölünmemeli. Ama demokratik birlik olmalı. Kürtlerin temel talepleri kabul edilirse Kürtler Türkiye'nin birliğinin harcı olurlar. Hatta diğer ülkelerdeki Kürtlerin çekim merkezi haline gelinir. Türkiye Kürtler üzerinden tüm Ortadoğu'da etkili hale gelir. Kürtlerle kavga, daralma ve istikrarsızlık; Kürtlerle barış, dışa açılma, istikrar ve bölgeyi etkileme anlamına gelmektedir. Türkiye'nin gözü bunu görmüyor. Bölünme paranoyası içinde Kürtlerle kavga ediyor. 

Aslında CHP’nin Türkiye'yi demokratikleştirecek bir potansiyeli var. Parti içinde de, tabanında da böyle bir dinamik var. Ecevit eksiği ve yanlışıyla sol ve demokratik söylemi CHP’nin içine soktu. Bu nedenle 1970’li yıllarda CHP tüm antidemokratik ve faşist güçlerin de hedefi haline geldi. CHP 1970’li yıllarda demokratikleşme yolunda bir adım atmıştı. Ancak 1990’lı yıllarda Kürtlere karşı savaş içinde Baykal da Ecevit de Kürt karşıtlığı temelinde antidemokratik karaktere büründüler. Kürt karşıtlığı CHP’yi de tüm diğer partiler ve siyasi güçlere benzetti. Hatta o yıllarda bugünkü gibi sistem içine alınmamış siyasal İslam’dan daha geri bir duruma düşüldü. Kirli savaşın suç ortağı haline gelindi. Erdal İnönü ve Altan Öymen CHP’yi bu durumdan biraz uzak tutmak isteseler de buna güçleri yetmedi. 

CHP, Kürt politikası nedeniyle ne eskiyi bırakabiliyor, ne de yeni bir karaktere kavuşabiliyor. Politikasız kalarak boş kasnak gibi dönüyor. Aslında Kürtlerin temel demokratik haklarını tanıyarak demokratikleşme doğrultusunda adım atsa, Kürtlerle girilecek ilişki ile yeni bir Türkiye yaratabilir. Türkiye siyasetinin yeniden temel aktörü haline gelebilir. Ancak demokrasi diyor, özgürlük diyor, ama bunu sağlatacak adımı da atmıyor. Bu nedenle demokrasi ve özgürlük devrimi denilen söylemin içi dolmuyor. 

CHP, kurultayda aldığı yerel özerklik şartıyla ilgili şerhin kaldırılması, Kürt sorununun güvenlikçi politikalarla çözülemeyeceği ve Meclisin el atarak bu sorunu çözmesi gerektiği biçimindeki kararların içi doldurulursa mevcut kabuğunu kırıp demokratikleşme doğrultusunda bir açılım ve gelişme sağlayabilir. Eşit yurttaşlık temelinde çözümden söz ediliyor. Eşit yurttaşlık çözümü, eşit haklar çözümüdür. Anadilde eğitim, dil ve kültür özgürlüğüdür. Yoksa eşit yurttaşlık temelindeki çözüm yaklaşımı, Demirel’in yıllarca tekrarladığı herkes anayasa ve yasalar karşısında eşittir demagojisinden öteye geçmez. Eşit yurttaşlığı sağlamak için farklı kültürlerin, kimliklerin, inançların Türk halkı ve Sünni inançta olanların haklarını kullanması kadar haklarını elde etmesiyle olur. Yoksa farklılıklar tanınmadan, bunun gerekleri yerine getirilmeden eşit yurttaşlık söyleminin hiçbir anlamı olmaz. 

CHP belki AKP'nin faşist ve otoriter karakterine karşı mücadele içinde bir değişim yaşayabilir. Çünkü AKP'nin otoriter ve faşist karakterine karşı mücadele içinde gerçek demokrasi güçleri ve demokrasi güçleri içinde etkin olan Kürt hareketiyle bir yakınlık kurabilir. Tarihte böyle faşist ve otoriter güçlere karşı ortak mücadele içinde değişen ve demokratik eğilimleri gelişen parti ve siyasi hareketler olmuştur. 

Şu anda gerçekten de en acil demokratik mücadele konusu AKP'nin faşist ve demokrasi düşmanı saldırganlığını durdurmaktır. Bunun ortak mücadelesini vermektir. Çünkü AKP tüm demokrasi dinamiklerini ezmeyi ve kendi zihniyet hegemonyasında yeni bir Türkiye kurmayı hedeflemektedir. Başkanlık ve yeni anayasa gündemi sadece bu hedefini örtmeyi sağlayan araçlar olarak görülmelidir.