• Uzun yıllar boyunca Kürt siyasetine yönelik baskı araçların artık CHP'yi de hedef alması, Kürt sorununun çözümünü savunmanın sadece hak mücadelesi değil, aynı zamanda CHP'nin kendi varlığını ve belediyelerini koruma stratejisi haline geldiğini gösteriyor.
  • Kürt Özgürlük Hareketiyle müzakere yürütülürken diğer yandan CHP’ye saldırılması, AKP’nin muhalefeti bölme taktiği olarak okunabilir. Erdoğan’ın iktidarını korumak için ittifakları yeniden şekillendirmesi ise zaten bilinen, eski bir yöntem.

 

Müslüm Örtülü* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Türkiye'nin en büyük muhalefet partisi CHP ağır bir baskı altında. 2025'te Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en güçlü rakibi olarak görülen Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasının ardından, 2026'da parti yönetimine de yargı eliyle müdahale edildi. Bir mahkeme, CHP'nin 2023 kurultayını geçersiz sayarak Özgür Özel'i genel başkanlıktan uzaklaştırdı ve Kemal Kılıçdaroğlu'nu yeniden partinin başına getirdi. Karardan birkaç gün sonra polis, CHP Genel Merkezi'ne operasyon düzenledi. Parti üyeleri içeride mobilyalarla barikat kurarken, güvenlik güçleri binaya zorla girerek göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandı.

Bu tür görüntüler bugüne kadar daha çok Türkiye'nin Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerinde, sol ve Kürt siyasi hareketine yönelik operasyonlarda görülüyordu. Ancak bu kez hedefte Cumhuriyet'in kurucu partisi CHP vardı. Bu durum tarihsel bir ironiyi gözler önüne seriyor. CHP, bugün bizzat maruz kaldığı otoriter devlet anlayışının oluşmasına ve kurumsallaşmasına geçmişte katkıda bulundu. Dokunulmazlıkların kaldırılması, Rojava ve Başûr Başûrê Kurdistanê yönelik askeri operasyonlar, Kürt milletvekillerinin tutuklanması ve seçilmiş Kürt belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyım atanması gibi uygulamalarda parti, hükümetin milliyetçi ve güvenlikçi çizgisine defalarca destek verdi. Böylece bugün kendisine yönelen baskı mekanizmalarının önünü açan emsallerin oluşmasına katkıda bulunmuş oldu.

Tüm bunlar yaşanırken hükümet ile Kürt hareketi arasında "çözüm süreci", "barış süreci" ya da hükümetin kullandığı ifadeyle "terörsüz Türkiye" süreci olarak adlandırılan siyasi bir diyalog da devam ediyor. Sürecin merkezinde PKK ve özellikle 1999'dan bu yana cezaevinde bulunan Abdullah Öcalan ile yürütülen görüşmeler yer alıyor. Kısa vadede amaç, 1984'ten beri devam eden silahlı çatışmayı sona erdirmek. Ancak Kürt tarafı açısından hedef bunun ötesine uzanıyor: Kürt sorununun siyasi yollarla çözülmesi ve Cumhuriyet'in kapsamlı biçimde demokratikleşmesi. Peki bu süreç, Türkiye'nin en büyük muhalefet partisine yönelik böylesine ağır baskılarla nasıl bağdaştırılabilir?

Bununla birlikte CHP'nin bugün baskının hedefi hâline gelmiş olması, partiyi geçmişi ve siyasi çizgisiyle yüzleşme sorumluluğundan kurtarmıyor. Mayıs 2016'da CHP milletvekillerinin önemli bir bölümü, parlamenter dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliğini destekledi. Kemal Kılıçdaroğlu bu düzenlemeyi Anayasa'ya aykırı bulmasına rağmen, CHP özellikle HDP milletvekillerinin yargılanmasının önünü açan bu karara ortak oldu.

Yine de kabul etmek gerekir ki CHP, Özgür Özel'in genel başkanlığı döneminde bu çizgiden temkinli de olsa uzaklaşmaya başladı. Özel, "Kürt halkı" ve "Kürt sorunu" ifadelerini kullanıyor, mevcut sürecin şeffaf yürütülmesini ve parlamentonun sürece dahil edilmesini savunuyor. Ayrıca kalıcı bir çözümün kapsamlı bir demokratikleşme olmadan mümkün olmayacağını vurguluyor. Bu henüz sınırlı düzeyde kalan açılımın bile AKP'nin CHP üzerindeki baskısını artırmış olması mümkündür.

foto:AFP

Böl, izole et, tasfiye et

Bir yanda Kürt Özgürlük Hareketiyle müzakereler yürütülürken, diğer yanda en büyük muhalefet partisine yönelik kapsamlı bir saldırı gerçekleştiriliyor. AKP'nin bu tutumu, muhalefeti bölmeye yönelik bir girişim olarak okunabilir. Nitekim Erdoğan'ın partisinin siyasi ittifakları kendi iktidarını koruyacak şekilde yeniden şekillendirmesi yeni bir yöntem değil.

AKP iktidarının ilk yıllarında parti, Gülen hareketiyle birlikte Kemalist askeri, yargısal ve bürokratik elitlere karşı hareket etti. Aynı dönemde Kürt sorununda diyaloga açık olduğu yönünde de mesajlar verdi. Ancak Gülen hareketiyle yollar ayrıldıktan sonra hükümet, "derin devlet" olarak adlandırılan yapı içindeki milliyetçi ve Kemalist çevrelere giderek daha fazla yakınlaştı. Bu sürecin belirleyici dönüm noktası, hükümetin Gülen hareketini sorumlu tuttuğu 15 Temmuz 2016 darbe girişimi oldu. Ardından ilan edilen olağanüstü hâl, zamanla geçici bir uygulama olmaktan çıkarak siyasi yaşamın olağan hâline dönüştü. Erdoğan bu süreçte devlet aygıtını kapsamlı biçimde yeniden yapılandırdı, eski müttefiklerini tasfiye etti ve baskı politikalarını Gülen hareketinin çok ötesine yaydı.

Bu baskıdan en ağır biçimde etkilenenler Kürt ve sol muhalefet oldu. Milletvekilleri, belediye başkanları, medya kuruluşları ve sivil toplum yapıları kriminalize edildi. Böylece, 2015'te çözüm sürecinin sona ermesi ve silahlı çatışmaların yeniden tırmanmasıyla başlayan süreç daha da derinleşti. Sonraki yıllarda AKP, aşırı sağcı MHP ile ittifakını pekiştirirken, CHP de hükümetin milliyetçi ve güvenlik eksenli politikalarına birçok kez destek verdi.

AKP, iktidarını korumak için değişen koşullara göre yeni ittifaklar kurma ve kendisi açısından tehdit oluşturabilecek siyasi aktörleri tecrit etme konusunda deneyimli bir parti. Bu nedenle bugün AKP'nin, CHP'yi siyasi olarak yalnızlaştırmak amacıyla Kürtlerle yeni bir ittifak kurmaya çalıştığı izlenimi doğabilir.

AKP ile değil, demokrasi için bir ittifak

Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin perspektifi hesaba katılmadığında bu tablo eksik kalıyor. CHP Genel Merkezi'ne yönelik operasyonun kısa süre ardından, İmralı Cezaevi'nde bir siyasi heyetle görüşen Abdullah Öcalan şöyle dedi: "Bir siyasi partinin genel merkezinin kapısını balyozla kırmak demokraside kabul edilebilir mi? CHP'ye yönelik uygulamalar ve son gelişmeler, işleyen bir demokrasinin ve demokratik siyasetin bulunmayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Durumun bu noktaya gelmesinin temel nedeni de budur: Cumhuriyet'in temelinde demokratik ilkenin yer almamasıdır."

Öcalan, bu sözleriyle sürecin yalnızca Kürtlerin çıkarlarına hizmet ettiği ya da Erdoğan ile Kürt hareketi arasında taktiksel bir ittifakın parçası olduğu yönündeki kaygılara karşı çıkıyor. Amaç, muhalefet pahasına sağlanacak bir barış değil, Cumhuriyet'in bütünüyle demokratikleşmesidir:

"Bütün bu çabaların sonucu, Cumhuriyet'e demokratik bir içerik ve demokratik bir siyasal kültür kazandırmak, ayrıca bu kazanımları güvence altına alacak sağlam bir hukuk sistemi inşa etmek olmalıdır. Bu temelde herkesi barış ve demokratik toplum sürecine katkı sunmaya çağırıyorum."

Bu hedef ilk bakışta mütevazı görünebilir. Ancak Türkiye açısından önemli bir adım anlamına geliyor. Çünkü söz konusu olan, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerinin yeniden müzakere edilmesidir. Öcalan'ın "demokratik entegrasyon" kavramıyla kastettiği de budur. Almancada "entegrasyon" kavramı daha çok göç tartışmaları bağlamında, azınlıkların çoğunluk toplumuna uyum sağlaması anlamında kullanılır. Oysa Öcalan'ın kastettiği, Kürtlerin mevcut devlet düzenine eklemlenmesi, hele ki asimile edilmesi değildir. Demokratik entegrasyon, farklı toplumsal kesimlerin dillerinden, kültürlerinden ve kolektif kimliklerinden vazgeçmeden ortak bir siyasal topluluğun eşit üyeleri olarak yer almasını ifade eder. Demokrasi ise Türkiye Cumhuriyeti içindeki bütün insanlar ve toplumsal gruplar için ortak payda hâline gelmelidir.

Bununla birlikte mevcut süreç, bu hedeflerin henüz oldukça uzağında bulunuyor. Hükümet şu ana kadar yalnızca parlamentoda bir komisyon kurdu ve bir çerçeve yasa hazırlanacağını açıkladı. Tartışmalar daha çok silahsızlanma, eski PKK üyelerinin dönüşü ve devam eden ceza davalarının nasıl ele alınacağı üzerinde yoğunlaşıyor. Buna karşılık terörle mücadele yasasında reform yapılması, siyasi tutukluların serbest bırakılması ya da seçilmiş belediyelere kayyım atanmasına son verilmesi gibi daha kapsamlı adımlar henüz atılmış değil. Hazırlanması planlanan çerçeve yasa yalnızca silahsızlanmanın teknik düzenlemeleriyle sınırlı kalırsa, bu yalnızca Kürt sorununun siyasi çözümü hedefinin oldukça gerisinde kalmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün süreci çıkmaza sürükleme riski de taşıyacaktır.

Sivil toplum ittifakları

Bu sürecin gerçekten demokratikleşmeyle sonuçlanabilmesi için, daha kapsamlı reformlar talep eden geniş bir toplumsal ve siyasal iradeye ihtiyaç var. Sürecin yönü yalnızca AKP tarafından belirlenirse, demokratikleşmeye değil, öncelikle iktidarın devamını sağlamaya hizmet etme riski taşıyor. Hükümetin yeniden Kürt Özgürlük Hareketiyle diyalog arayışına girmesinde, bölgedeki jeopolitik gelişmelerin Türkiye üzerindeki baskıyı artırmasının da önemli bir payı bulunuyor. Kürt tarafı ise bu durumu, siyasi bir çözüm için kapıyı en azından bir aralık açabilmek amacıyla değerlendirmeye çalışıyor.

Ancak bu görüşmeler, sıkça öne sürüldüğü gibi AKP ile kurulmuş bir siyasi ittifak anlamına gelmiyor. Ne hükümetin otoriter politikalarına destek vermeyi ne de muhalif tutumdan vazgeçmeyi ifade ediyor. Öncelikle, silahlı mücadelenin yerine bir diyalog kanalının açılması anlamına geliyor. Bunun gerçek bir siyasi çözüme dönüşebilmesi için ise müzakerelerin, geniş bir toplumsal ve siyasal ittifak tarafından desteklenmesi gerekiyor. Ancak demokratik güçler müzakere masasının dışında da hükümet üzerinde baskı kurabilirse, AKP'nin süreci kendi iktidar çıkarlarına tabi kılmasının önüne geçilebilir. Amaç, hükümeti silahlı çatışmayı sona erdirecek, Kürt toplumunun tanınmasını sağlayacak ve ülkenin demokratikleşmesini ilerletecek hukuki ve siyasi adımları atmaya zorlamaktır.

Daha geniş bir toplumsal iradenin gelişebileceğine dair ilk işaretler de şimdiden görülüyor. Son bir buçuk yılda, en azından toplumsal ve partiler arası diyalog için yeni alanlar açılmaya başladı. Kürt hareketinin temsilcileri süreci siyasi partiler, sendikalar, kadın örgütleri ve diğer sivil toplum aktörleriyle değerlendirdi. Kurulan parlamento komisyonu da insan hakları örgütleri, barolar, gençlik ve kadın örgütleri başta olmak üzere çeşitli toplumsal kesimlerin görüşlerini aldı. On beş sivil toplum kuruluşu ise ortak bir açıklamayla şeffaf, adil ve toplumun bütün kesimlerini kapsayan bir barış süreci çağrısında bulundu.

CHP'nin de bu sürece ihtiyacı var

DEM Parti'nin CHP'ye yönelik müdahaleler karşısında sergilediği dayanışmacı tutum da siyasi açıdan önem taşıyor. DEM Parti, hem CHP yönetiminin görevden alınmasını hem de parti genel merkezine yönelik polis operasyonunu demokrasiye yönelik bir saldırı olarak kınadı. Bu adımlar henüz kalıcı bir demokratik ittifak oluşturmuyor. Ancak ortak çıkarların görünür hâle gelmeye başladığını gösteriyor. Şimdi demokratik muhalefetin, toplumsal öz örgütlenmelerin, kadın hareketlerinin, sol ve sosyalist güçlerin ve sivil toplum örgütlerinin bu ortak alanları genişletmesi ve birlikte savunması gerekiyor.

Bugün demokratik bir yeniden yapılanmaya en fazla ihtiyaç duyan siyasal aktörlerden biri de CHP'dir. Uzun yıllar boyunca Kürt siyasetine ve sol muhalefete karşı kullanılan baskı araçları artık CHP'ye de yönelmiş durumda. CHP, Kürt sorununun siyasi çözümünü inandırıcı biçimde savunduğu ölçüde yalnızca Kürtlerin haklarını savunmuş olmayacak; aynı zamanda kendi belediye başkanlarını, milletvekillerini ve parti örgütlerini tehdit eden otoriter devlet anlayışının aşılmasına da katkı sunacaktır.

Böyle bir iş birliğinin ilk örnekleri daha önce de ortaya çıktı: seçimlerde, parlamentodaki ortak muhalefet pratiğinde ve seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasına karşı yürütülen mücadelede. Şimdi yapılması gereken, bu iş birliğini taktiksel seçim uzlaşmalarının ötesine taşıyarak demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal çoğulculuk temelinde kalıcı bir ittifaka dönüştürmektir.

Bunun için CHP'nin temel bir karar vermesi gerekiyor. Parti, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana devlete yön veren, Kürtlerin varlığını inkâr eden ve siyasal çoğulculuğu bir tehdit olarak gören milliyetçi devlet anlayışından uzaklaşmalıdır. Bu nedenle belirleyici soru, Kürt hareketinin Erdoğan'la bir ittifak kurup kurmadığı değildir. Asıl soru, CHP'nin Kürtlerle ve diğer demokratik güçlerle birlikte Cumhuriyet'in demokratikleşmesi için ortak bir ittifak kurmaya hazır olup olmadığıdır.

* Müslüm Örtülü; Civaka Azad – Kürt Kamuoyu Çalışmaları Merkezi'ndeki faaliyetlerinin yanı sıra Kürdistan, Türkiye, Orta Doğu, sömürgecilik ve dekolonizasyon üzerine araştırmalar yürüten bir siyaset bilimci ve yazar.

Kaynak: analyse & kritik gazetesi

Kaynak link: https://www.akweb.de/politik/opposition-in-der-krise-chp-friedensprozess-akp/