• Hem felsefi hem de ideolojik olarak Kirmanckî edebiyatını, kültürünü geliştirmeye odaklandığım için o 32 yılın nasıl geçtiğini gerçekten anlamadım. Benim tek amacım vardı. Son nefesime kadar kendimi ana dilime adamaktı. Bunu yaptım, yapıyorum ve bundan sonra da bunu sürdüreceğim.
  • Çocuklarla yaşadığım o coşkuyu anlatmak çok zor. Örneğin, onlara bir harf veya sözcük gösterip "Bunu yazabilir misin?" dediğimde, o çocuğun onu yazarken duyduğu heyecan benim içimde bir dalgaya, büyük bir sevince dönüşüyor. Orada aslında yok edilen bir maneviyatın yeniden yeşerdiğini görüyorsunuz.
  • Elbistan'dayken hiç unutamadığım bir anım var. Bir gün görüşçülerimin geldiğini söylediler, gidip oturdum. Arkamda bir gencin dikilip durduğunu gördüm. Ona dönüp, ‘Sen kimin ziyaretçisisin, kimi bekliyorsun?" diye sordum. "Baba, ben senin yanına gelmişim" dedi. Oğlum Ferman’ı tanıyamamıştım.

 

AZİZ ORUÇ

Sinan Sütpak, 31,5 yıl hapis yattı. Pişmanlığı kabul etmediği için tahliyesi üçer aylık dönemlerle tam beş kez ertelendi. Toplamda 1 yıl 6 ay fazladan yattıktan sonra, 31 yıl 6 ayın ardından 4 Eylül 2024’te tahliye oldu. İlk defa 1996 yılında Bursa Cezaevi’ndeyken eline aldığı Vate dergisiyle, ana dili Kirmanckî’nin sadece konuşulan bir dil olmadığını, yazılı bir edebiyatının da oluştuğunu görmesi, onun hayatında bir dönüm noktası oldu. Onun tabiriyle Kirmanckî öğrenme ve yazma arzusu öyle bir noktaya gelir ki bu arzusuna zaman yetmez. Şu an Siverek’te yaşayan Sinan Sütpak, hayatını adadığı ana dilini çocuklara öğretiyor. Şimdiye kadar yayımlanmış iki Kirmanckî  şiir kitabı bulunan Sütpak’ın, yayımlanmayı bekleyen 10’un üzerinde çalışması da var. Sinan Sütpak’la cezaevi yıllarını; yazarlığını ve hayatının farklı yönlerini konuştuk.

Biraz kendinizden, çocukluğunuzdan bahsedebilir misiniz?

1961 yılında Siverek’in Gol köyünde dünyaya geldim. İlkokul dördüncü sınıfa kadar Siverek’in Bahsel köyüne bağlı Til mezrasında okudum. 1971-1972 yıllarında yaşanan bir kavga nedeniyle köyden taşınarak Hilvan’a gittik. Beşinci sınıfı Siverek Qerej (Çaylarbaşı) köyünde bitirdim. Ailem son derece fakir bir aileydi. Köyde toprağımız olmadığı için 10 yaşıma kadar yaklaşık 10 köy gezmek zorunda kaldık. Daha sonra Hilvan'ın köylerine yerleştik. Beş kardeşin dördüncüsüyüm, ayrıca üvey kardeşlerim de vardı. Maddi durumumuz çok kötü olduğu için eğitimime devam edemedim. Beşinci sınıfta okulu bırakıp çobanlık yapmak zorunda kaldım. Yaşamım hep çiftçilik ve çobanlıkla geçti. Sosyal durumumuz fakirin fakiri olarak tabir edilebilirdi. Çünkü sürekli ağaların köylerinde yaşıyor ve her yıl başka bir köye göç ediyorduk. Ailem, karakter olarak başkaldırıcı bir yapıya sahipti ve bu yüzden ağalarla uyuşamıyorlardı. Bir kavga çıkınca hemen diğer köye taşınırdık. Bu çelişkiler, ağalık sistemi içerisinde bende bir karakter şekillenmesine yol açtı. Bazen metropollerde de çalıştım ama ağırlıklı uğraşım hayvancılık ve çiftçilik oldu.

Bir yandan ağalık sistemi, bir yandan o fakirlik böylesi bir ortamda sizde yurtseverlik bilinci nasıl oluştu?

Çobanlık yapıyordum, aynı zamanda kitap okumaya çok meraklıydım. Özellikle romanlara ve dünya klasiklerine büyük bir hevesim vardı. O dönemde bir çobanın kitap okuması insanlara tuhaf geliyordu. Çoğu kişi "Herkes heybesinde ekmek taşırken sen kitap taşıyorsun" diyerek benimle dalga geçiyordu. Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi yazarların eserlerini ve dünya klasiklerini, örneğin Steinbeck'i okuyordum. Erol Toy, Fakir Baykurt kitaplarını da okudum. Tabii bu okumalar o dönemde çok bilinçli yaptığım bir tercih değildi. Okumaya çok meraklı olduğum için kitapları çevremdeki yurtseverlerden, özellikle de öğretmenlerden ödünç alıyordum. Bu okuma süreci zamanla bir birikime yol açtı. Toplumsal çelişkileri ve o çelişkiler yumağını daha iyi yakalamamda ve onları çözmemde aydınlatıcı bir rol oynadı. Bu çerçevede önce solculuk, daha sonra da yurtseverlik duygularım gelişti.

Beni o dönemde etkileyen ilk oluşum Siverek'teki DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) oldu. Onlarla tanışmam ufkumu açtı. Kürtlük bilincini ilk olarak onlarla tanışarak edindim. Mücadele geliştikçe ve farklı alanlara yayıldıkça diğer yurtseverlerle de tanışma fırsatım oldu. Ancak ulusal bilincimin ve kimliğimin ilk tohumları aslında daha önceden, 1977-1978 yıllarında atılmaya başlanmıştı. Okumaya olan ilgim cezaevinde de sürdü. Ortaokulu ve liseyi de cezaevinde bitirdim.

Tutuklanma süreciniz nasıl gelişti?

Nisan 1993’te "yardım ve yataklık" suçlamasıyla yakalandım. Ancak o dönemi yaşayanların da bileceği üzere, özellikle bu tür suçlamalardan yargılananlara, diğer kesimler üzerinde caydırıcı bir etki yaratmak amacıyla çok ağır cezalar veriliyordu. Dönemin DGM’si dosyayı "125. madde" kapsamına sokarak bana müebbet hapis cezası verdi. Gözaltında denemedikleri yöntem kalmadı. Coptan elektriğe, Filistin askısına kadar her yolu denediler. Hiçbir şey elde edemedikleri halde, bazı itirafçıları getirip göstererek bir kumpas kurup beni içeri attılar. Yurtsever ve birikim sahibi olduğum için yapmadığım hiçbir şeyi bana kabul ettiremeyeceklerini söyledim. Baktılar ki daha ileri gitseler öleceğim -ki o dönemde 1993 ateşkes meselesi vardı- bu durumdan dolayı beni öldürmediler; aksi takdirde kesin öldürürlerdi. Nihayetinde 15 gün işkencede kaldıktan sonra 23 Nisan 1993’te tutuklandım.

Cezaevine girdiniz ve kısa bir süre sonra müebbet hapis cezasına çarptırıldınız. O cezaevi döneminden bahseder misiniz? Neler yaşadınız?

Biz bir aşiret yapısı içerisindeydik ve o dönem ailemde devrimci veya yurtsever eğilim oldukça zayıftı. Ben tutuklandıktan sonra ailem, özellikle de eşim bu konuda çok ağır bedeller ödedi ve büyük zorluklar çekti. 1979’da evlenmiştik ve üç çocuğum vardı. Eşim 3 çocuğa tek başına baktı, kendi ayakları üzerinde durdu ve 30 yıl boyunca her daim maddi ve manevi olarak en büyük dayanağım oldu. Tüm cezaevi süreci boyunca peşimi hiç bırakmadı, bana sahip çıktı, çocuklarını büyüttü.

Ben ise tüm bu olanları sadece duyabiliyordum, çocuklarımın büyüme süreçlerini, onlarla yaşama duygusunu tadamamak içimde büyük bir özlem biriktirdi. Eşim ve ailemin, ekonomik imkansızlıklardan dolayı bazen yıllarca yanıma gelemedikleri oluyordu. Cezaevi hayatım boyunca sırasıyla Urfa ve Adıyaman cezaevlerinde kaldım, ardından Bursa Cezaevi'nde 7 yıl, Elbistan Cezaevi'nde ise 22 yıl kaldım. En son deprem nedeniyle beni Yozgat'a sürgün ettiler.

31 yıl 6 aylık cezaevi sürecinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi ayakta tutan şey neydi?

İnsanın bir yaşam felsefesi, bir amacı veya bir iddiası olmasa, cezaevinde 30 yıl dayanmak mümkün değildir. Adli tutukluların altı ay veya bir yıl kaldıktan sonra hastalanıp çıktıklarını görüyoruz. Beni ayakta tutan şey, yaşam felsefem ve bir amacımın olmasıydı. Özellikle şunu vurgulamak istiyorum: 1996 yılında Bursa Cezaevi'ndeyken elime Kirmanckî yayın yapan Vate Dergisi geçti. O güne kadar ana dilim olan Kirmanckî’nin yazılabildiğini dahi bilmiyordum. O dergiyi okuduktan sonra kendimi geceli gündüzlü ana dilimi öğrenmeye verdim. Artık zaman bana yetmiyordu. Akşam olduğunda günün biraz daha uzamasını istiyordum. Çünkü zaman ve mekan kavramlarını tamamen unutmuştum. Tüm varlığımla kendimi ana dilime adadım. Ana dilimde şiirler, öyküler, denemeler ve roman yazdım. Yazmaya hala devam ediyorum.

Bu süreci bu kadar yoğunlaştıran temel sebep, UNESCO tarafından Kirmanckî’nin kaybolmaya yüz tutmuş diller arasında gösterilmesiydi. Bunu okuduğumda geceleri uykum kaçıyordu. Kendi kendime, "Bu dilin yok olmaması, bu kelimelerin canlı kalması için ne yapabilirim?" diye sorup, sonra da “Her şeyi yapacağım” diyordum. Ana dilim için her şeyi yaptım. Hem felsefi hem de ideolojik olarak Kirmanckî edebiyatını, kültürünü geliştirmeye odaklandığım için o 32 yılın nasıl geçtiğini gerçekten anlamadım. Benim tek amacım vardı. Son nefesime kadar kendimi ana dilime adamaktı. Bunu yaptım, yapıyorum ve bundan sonra da bunu sürdüreceğim.

Ana dilinizde birçok eser yazdığınızı belirttiniz? Bunlar neler?

2016 yılında "Jûtenya" (Biricik) adlı şiir kitabım Aram Yayınları'ndan çıktı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra ise Sitav Yayınları tarafından " Agoznayene" (Arınma) isimli bir diğer şiir kitabım yayımlandı. Şu an yazımını tamamladığım ve inşallah kısa sürede yayımlanacak olan "Dirbete" (Yara) adında bir romanım da hazır bekliyor. Bu eserlerin tamamı Kirmanckî yani kendi ana dilimde kaleme aldım. Ayrıca, tür olarak roman ve denemenin iç içe geçtiği iki ciltlik "Çemê Hevarî" adlı bir çalışmam daha var. Bu çalışmada, yöremizde Kîrvê Sinan'ın şarkısında geçen "Çemê" imgesinden yola çıkarak hem mitolojik hem de imgesel bir dil kullandım. Bunu da ileride yayımlamayı planlıyorum.

Bunların yanı sıra, "Vilvarîn" (Çiçek Yağmuru) adını verdiğim bir öykü-deneme dosyam ve sadece öykülerden oluşan "Vazdan" adlı bir dosyam daha bulunuyor. Henüz isimlendirmediğim başka şiir çalışmalarım da mevcut. Kapsamlı bir şekilde ele aldığımda, cezaevindeyken yazdığım ve şu an elimde olan toplam 12-13 adet kitabım var. Şu an bu çalışmaları bilgisayara aktarıp yayına hazırlamakla uğraşıyorum. Mevcut çalışmalarımın ağırlık noktası bunlardır. Tümü de kendi ana dilimde yazdığım eserlerdir.

31,5 yıl sonra cezaevinden çıktınız. Bu uzun sürenin ardından dış dünya ile karşılaştığınızda neler hissettiniz?

31,5 yıl sonra dışarı çıktığımda ise tam anlamıyla bir coğrafi ve sosyal şok yaşadım. Bir zamanlar çobanlık yaptığım o toprakları, coğrafyayı tanıyamadım. Beni bir yerde bıraksalar yolumu bulamazdım, öyle bir değişim vardı. Tahliyemin ilk üç günü ve gecesi, nasıl bir enerjiyse hiç uyumadım; yorulmuyor, uykum gelmiyordu, sürekli arkadaşlarla bir aradaydık. Zamanla yavaş yavaş kendime geldim.

Sosyal açıdan da bende büyük bir kırılma yaşandı. "Bu kadar da olmaz" dedirten çok şeyle karşılaştım. Çünkü maneviyatın sıfıra indiğini gördüm. Maddi açıdan büyük bir yığılma var. Bizim zamanımızda çok fakirdik, evde ekmek, peynir ve çay dışında bir şey elimize geçmezdi. Şimdi ise nereye baksanız her taraf araba, her taraf teknoloji; maddi olarak her şey bol ama maneviyat namına bir şey kalmamış. Bu derinleşen manevi çöküntü beni çok olumsuz etkiledi. Bu bariyerin nasıl aşılacağı ve bu durumun nasıl çözüleceği üzerine düşündüğümde, tek çözümün Önderliğin geliştirdiği "Komünal Demokratik Toplum Manifestosu" olduğuna inanıyorum.

Kürtçeye olan ilginizden bahsettiniz. Çıktıktan sonra neler yaptınız? Çocuklara Kürtçe öğretme fikri nereden çıktı? Başka neler yapıyorsunuz?

Benim cezaevindeki tek özlemim, dışarı çıktığımda Kürt çocuklarına ana dillerini öğretebilmekti. Bu hayalimi şu an kısmen de olsa gerçekleştiriyorum. Siverek'te gençlerin kurduğu Ziwan Kurd gibi yerlere giderek çocuklara ana dillerini öğretiyorum. O çocuklarla yaşadığım anlar, benim için hayallerimin gerçekleşmesi demektir. Bu enerji ve duygular beni besliyor, hatta kendimi daha genç hissetmemi sağlıyor. Dünyada bundan daha büyük bir mutluluk yoktur, bu öyle bir histir ki kelimelerle anlatmakta yetersiz kalırım.

Şu an şartlı tahliye edildiğim için önümde siyaset yapma veya bu tür kurumlarda resmi olarak çalışma gibi yasal engeller var. Bu yüzden resmi bir sıfatla bir şey yapamıyorum. Tek isteğim, bu yasal engellerin bir an önce kalkması ve ana dilimizin hukuki bir statüye kavuşmasıdır. Bu engeller kalktıktan sonra, hem öğrenen hem de öğreten bir öğrenci-öğretmen vasfıyla ana dilimi çocuklara ve arkadaşlara daha kapsamlı bir şekilde öğretme imkanı bulurum.

Çocuklarla yaşadığım o coşkuyu anlatmak çok zor. Örneğin, onlara bir harf veya sözcük gösterip "Bunu yazabilir misin?" dediğimde, o çocuğun onu yazarken duyduğu heyecan benim içimde bir dalgaya, büyük bir sevince dönüşüyor. Orada aslında yok edilen bir maneviyatın yeniden yeşerdiğini, o filizin canlandığını görüyorsunuz. Bu, benim için dünyadaki en büyük mutluluktur.

***

Oğlum Ferman’ı tanıyamadım

Elbistan'dayken hiç unutamadığım bir şey yaşadım. Bir gün görüşçülerimin geldiğini söylediler, gidip oturdum. Arkamda bir gencin dikilip durduğunu gördüm. Ona dönüp, ‘Sen kimin ziyaretçisisin, kimi bekliyorsun?" diye sordum. "Baba, ben senin yanına gelmişim" dedi. Maalesef kendi küçük çocuğum Ferman’ı tanıyamamıştım. Gözden uzak büyümüş, sakalları çıkmıştı, karşılaştığımızda ona kimin için geldiğini soracak kadar yabancı kalmıştım. Bu olay o kadar sarsıcıydı ki birçok arkadaşım bu durumun öyküsünü bile yazdı.