• Edebiyat bizi uyarır: Tarihte her zaman neden ve mantık aramayın. Bunun yerine, insanı çok yönlü, çok boyutlu ve birçok yöne açık bir varlık olarak görmemizi teşvik eder. Farklılıklarından korkmamaya çağırır.
  • Hikayelerimizin büyük bölümünü oluşturan temalar, anlamlar ve içerikler, kabul edilmeden önce kültürün filtresinden geçer. Bu anlamda, kimliğimiz hakkında anlattığımız hikaye yalnızca kendi hayatlarımızın bir yansıması değildir; aynı zamanda içinde yaşadığımız kültürün doğasının da bir yansımasıdır.
  • Edebiyat aracılığıyla kendi kimliğimizin sınırlarını aşar ve başkalarının kimlikleriyle karşılaşırız. Edebiyat sayesinde birbirimize ne kadar benzediğimizi ve ne kadar farklı olduğumuzu fark ederiz. Edebiyat tam da bu ihtiyacı karşılar: Başkalarını bana tanıtır.

Bextiyar Elî - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Anlamsız bir dünyada anlam bulma çabasının ötesinde, edebiyatın kolayca vazgeçemeyeceğimiz başka bir değeri ya da anlamı var mıdır? Edebiyat yalnızca yazılı hikayeler, romanlar ve şiirler biçiminde mi var olur, yoksa hepimizin ürettiği ve tükettiği daha önemli ve daha organik bir varoluş biçimine mi sahiptir? Edebiyat yalnızca yazarların yazıp yayımladığı kitapları mı ifade eder, yoksa günlük bir faaliyet ve varoluşumuzun temel bir ihtiyacı mıdır? Nasıl ki hayatlarımızın iyi yemeklere, iyi bir fiziksel ve zihinsel sağlığa bağlı olduğunu söyleyebiliyorsak, iyi bir hikayeye sahip olmaya da bağlı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Çok basit ve yüzeysel bir cevap, elbette edebiyatsız da yaşayabileceğimiz; insanın şiirler ve hikayeler olmadan da hayatını sürdürebileceği olabilir.

Bu cevap doğru görünebilir, ancak biraz düşününce ve daha derinlemesine bakınca durumun böyle olmadığı anlaşılır. Ya da en azından, Paul Ricoeur gibi filozoflar ve Jerome Bruner gibi psikologlar, hikayeler olmadan insanın eksik, karmaşa içinde ve yönsüz bir varlığa dönüşeceğine inanırlar.

Ben kendimim, değişmeyen bir insanım

Paul Ricoeur’e göre insan kimliği anlatı yoluyla oluşur, insanlar hikayelerin ürünüdür. Ona göre her insan kendisini belirli bir hikaye olarak görür ve kendisini bu hikaye aracılığıyla anlar. İnsan olarak kendimizden söz ettiğimizde bunu ancak bir hikaye biçiminde yapabiliriz. Bir hikaye ya da “anlatı” olmadan insan, hayatındaki düzensizlik ve parçalanmışlık içinde mantıklı bir çizgi oluşturamaz. Anlatı yoluyla “zamanı” ele geçirebiliriz, çünkü hikaye anlatımı sayesinde hayatımızın bütünsel bir resmini oluşturabilir ve önümüzde duran ihtimalleri değerlendirebiliriz. Kimliğimiz anlatısal bir kimliktir.

Burada bazıları şöyle diyebilir: Ben kendimim, değişmeyen bir insanım. Bir adım, doğum tarihim, bedenim ve dilim var. Bunlar benim kimliğim değil mi? Öyleyse neden bir hikayeye ihtiyaç duyayım?

Ricoeur iki tür kimlik arasında ayrım yapar. Ona göre kim olduğumuzun bir bölümü sabit ve değişmezdir, kendini tekrar eden bir şeydir. Örneğin sabah da, öğleden sonra da, gelecek hafta da hâlâ sensindir. Aynı bedene, biçime ve görünüme; aynı ada, cinsiyete ve soya sahipsindir. Ancak bu sürekliliğin sağlam ve değişmez bir temeli yoktur; çünkü zaman, aldığı biçimi değiştirebilir. Zaman geçer ve sen de onun geçişiyle birlikte değişirsin: Çocuksundur, sonra büyürsün, ergen olursun, ardından yaşlanırsın.

Bu nedenle bu tür bir kimlik, gerçekliğin tamamı değildir. İnsan kimliğinin gerçek bir resmini görebilmek için kimliğin gelişen, değişen ve dönüşüme uğrayan bir şey olduğunu anlamamız gerekir. Çocukken olduğun kişiyle hâlâ aynı insan olduğun doğrudur, ancak çocukluğundan bu yana biyolojik, psikolojik ve zihinsel açıdan onlarca temel değişim geçirdin; büyük ihtimalle gelecekte de daha pek çok değişim yaşayacaksın.

Bu karmaşıklığı anlamlandırmak ve hayatının farklı aşamalarını ve dönüşümlerini birbirine bağlamak için bir hikayeye ihtiyacın vardır. Bu hikaye aracılığıyla gerçek kimliğini biçimlendirirsin: “Başlangıçta böyle biriydim, ancak bir dizi olaydan sonra bugün olduğum kişiye dönüştüm.” Bir anlatı, içimizde değişmeden kalan tarafla sürekli hareket halinde olan ve derin dönüşümlere açık tarafı birbirine bağlar. Hayatımızın hikayesi aracılığıyla, yaşamımızın farklı parçalarını ve geçirdiğimiz değişimleri tek bir mantıklı bütün içinde bir araya getiririz.

Ancak anlatısal kimlik kapalı bir kimlik değildir. Aksine açık, tamamlanmamış ve geleceğin ihtimallerine maruz kalan bir kimliktir. Bu nedenle kimlik, dikkatle sürdürülmesi gereken ve sürekli değişen bir hikayeye benzer.

foto:AFP

Zaman ve kimlik laboratuvarı

Ricoeur’ün tezinde önemli olan nokta, “zaman” ile “kimlik” arasındaki derin gerilimi sürekli olarak vurgulamasıdır. Zaman bizi değiştirir, farklı insanlara dönüştürür ve farklı düşünceler ve bakış açıları geliştirmemize neden olur. Başka bir deyişle, zaman kimlik için bozucu bir güçtür. İnsan, hayatının hikayesi aracılığıyla zamanın bu bozucu gücüne karşı direnç gösterir. Eğer bir insan hayatının farklı aşamalarını birbirine bağlayamazsa, o hayat parçalı ve birbirinden kopuk bir parçalar bütünü olarak görünür. Anlatı, zamanın bozucu ve yıkıcı gücüne karşı silahımızdır; çünkü zamanın dağıttığı, birbirinden ayırdığı ve farklılaştırdığı şeyleri hikaye bir araya getirir ve birbirine bağlar. Kısacası, her birimiz basit bir edebî eylemin ürünüyüz: Anlatı olmadan oluşamayacak bir kimliği taşırız.

Buradaki daha büyük soru şudur: Hikaye aracılığıyla kurduğumuz kimliğin yazılı edebiyatla ilişkisi nedir? Roman, öykü ve tiyatro oyunu gibi sanatsal türlerle ne ilgisi vardır? Yazılı edebiyat, kimliğimizi kurduğumuz anlatıya herhangi bir şekilde katkıda bulunur mu?

Ricoeur edebiyatı bir “kimlik laboratuvarı” olarak tanımlar. Çünkü kimliğimiz her zaman eksiktir ve sürekli olarak oluşum hâlindedir, ayrıca kimlik anlatı olmadan var olamayacağı için edebiyat, başkalarının kimliklerinin nasıl oluştuğunu ve biçimlendiğini gözlemlediğimiz yerdir. Örneğin bir romanda, her biri farklı türden bir hayat yaşayan birçok karakter bulunabilir. Bu karakterler değişir, büyük ve küçük olaylar yaşar, kendileri ve başkaları üzerine düşünürler. Başka bir deyişle, hayatın kendisini büyüme ve sürekli oluşum süreci içinde görürüz.

İnsanlara yalnızca dışarıdan bakarak, onları isimleri ya da görünümleri üzerinden değerlendirerek ne tür insanlar olduklarını bilemeyiz. İnsanları ancak onların hikayelerini bildiğimizde anlayabiliriz. Basitçe ifade etmek gerekirse, edebiyat, hayatın kendi içinde barındırdığı gizli ihtimallerin tüm genişliğini görmeyi öğrendiğimiz laboratuvardır.

Hikayeler olmadan ne kendimizi ne de başkalarını anlayabiliriz. Yazılı edebiyat olmadan, kendimizle başkaları arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerine düşünmek zordur. Edebiyat bize, kendi hayatlarımızın önünde uzanabilecek ihtimalleri ve riskleri yakından inceleyebileceğimiz bir alan sunar.

Bu görüş, anlatının -yani edebiyatın özünün– insan kimliğinin de özü olduğuna inanan yalnızca Ricoeur’e ait değildir. 20. yüzyılın öncü psikologlarından biri olan Jerome Bruner de benzer bir görüş ortaya koyar.

Fransa Milli Kütüphanesi hareketli harflerle basılan ilk kitap/foto:AFP

Başkalarını bize tanıtır

Bruner, hikayenin yalnızca güzel ya da estetik bir şey değil, hayatın temel bir gerekliliği olduğuna inanır. Anlatı olmadan “benlik” diye bir şey var olamaz. Benlik; anılarımızın, deneyimlerimizin ve dünya görüşlerimizin karmaşık ve belirsiz bir karışımıdır. Hikaye, bu karmaşık semboller ve işaretler sistemi içinde benliğin kendisini görebilmesini sağlayarak açıklık yaratabileceğimiz tek araçtır. Bruner’e göre benliğin yaratılması bir sanat eserinin yaratılmasına benzer. Anlatının merkezi bir rol oynadığı sanatsal bir süreçtir.

Ancak Jerome Bruner’i Paul Ricoeur’den ayıran nokta, kültürün rolüne verdiği büyük önemdir. Kabul gören bir kimliğe sahip olabilmemiz için kültürün etkisi ve sınırları altında var oluruz. Hikayelerimizin büyük bölümünü oluşturan temalar, anlamlar ve içerikler, kabul edilmeden önce kültürün filtresinden geçer. Bu anlamda, kimliğimiz hakkında anlattığımız hikaye yalnızca kendi hayatlarımızın bir yansıması değildir; aynı zamanda içinde yaşadığımız kültürün doğasının da bir yansımasıdır.

Sonuç olarak, her insanın edebiyat hakkında geniş bir bilgiye sahip olmadan kendi hayatının hikayesini anlatabileceği doğrudur. Ancak başkalarının kendi kimliklerine nasıl sahip olduklarını –izledikleri yolları, deneyimlerin etkisini ve katlandıkları çatışmaları– anlamak için edebiyata ihtiyaç duyarız. Eğer kimliğim yalnızca kendi sınırlı deneyimlerime dayanıyorsa, zayıf, yoksul ve eksik hâle gelir. Hiçbir şey bizi başkalarıyla kendimizi karşılaştırmaya edebiyat kadar derinden teşvik etmez.

Edebiyat aracılığıyla kendi kimliğimizin sınırlarını aşar ve başkalarının kimlikleriyle karşılaşırız. Edebiyat sayesinde birbirimize ne kadar benzediğimizi ve ne kadar farklı olduğumuzu fark ederiz. Kısacası, benim kimliğim kendisini ancak başkalarının kimlikleri üzerine düşünebildiğinde açıkça anlayabilir. Kim olduğumu ancak başkalarının kim olduğunu bildiğim ve anladığım zaman bilebilirim. Edebiyat tam da bu ihtiyacı karşılar: Başkalarını bana tanıtır.

foto:Pixabay

Doğruluk

Bir insan kendi kimliğinin hikayesini kurarken, bu hikayenin son derece mantıklı, tutarlı ve kabul edilebilir olmasını ister. Hikaye birçok yalan içerebilir; bazı gerçeklerden kaçınabilir, bazı şeyleri bilerek dışarıda bırakabilir ve bazılarını da istemeden unutabilir. Ancak bu hikaye edebiyatta yeniden yazıldığında, kaçışlar, yalanlar ve bunların arkasındaki psikolojik nedenler de aynı şekilde hikayenin içine yazılır. Edebiyat, kendimizi daha açık ve utanmadan anlamamıza olanak sağlar. Din ve siyaset bizi sürekli kendimiz hakkında kurgulanmış hikayeler anlatmaya yönlendiriyorsa, edebiyat bizi gerçek hikayelerimizi anlatmaya zorlar.

Edebiyat bizi büyüler; çünkü insanın öngörülemeyen, açıkça açıklanamayan ve insanın ne olduğuna dair alışılmış, sıradan ve klişe imgelerimizin içine sığmayan yanını ortaya çıkarır. Edebiyat aracılığıyla yalnızca kendimizi görme kapasitemizi genişletmekle kalmayız; aynı zamanda hikayeleri gizem ve karanlıkla dolu olan bütün o tuhaf ve yabancı kimliklerle de karşılaşırız.

Bir psikolog bir hastayla oturduğunda, hastanın görünüşte mantıksız davranışlarını daha açık anlayabilmesi için hastanın hayatının seyrini mantıklı bir hikaye aracılığıyla yeniden kurmaya çalışır. Ancak edebiyatta amacımız mantıksız olanı mantıklı hâle getirmek değildir. Aksine edebiyat, tamamen sıradan ve mantıklı görünen süreçlerin merkezinde yer alan mantıksızlığı ortaya çıkarmayı ve görünür kılmayı amaçlar. Edebiyat bizi uyarır: Tarihte her zaman neden ve mantık aramayın. Bunun yerine, insanı çok yönlü, çok boyutlu ve birçok yöne açık bir varlık olarak görmemizi teşvik eder. Farklılıklarından korkmamaya çağırır. Edebiyat, yaşama kararlılığımızı ve cesaretimizi güçlendirmek için bizi gerçekliğin en tehlikeli köşe bucaklarına götüren bir alıştırmadır.

Tüm dinlerin ve birçok politik ve toplumsal teorinin yaptığı tehlikeli hatalardan biri, insanın basitleştirilmiş bir görüntüsünü sunmalarıdır. İnsanı genel bir tip olarak gösterirler: Belirli bir nitelikler bütünüyle iyi, başka bir nitelikler bütünüyle kötü hâle gelen bir varlık olarak. Birçok düzeyde edebiyat, insan imgesinin bu indirgenmesine ve basitleştirilmesine karşı bir başkaldırıdır. İnsan öngörülemezdir ve basit sınıflandırmaların ötesinde var olur.

Edebiyat, her insanı benzersiz, kendine özgü, genellenemez ve tekrarlanamaz bir varlık olarak resmeden tek alandır.