Erdoğan diyor ki, "fezlekelerin icabı yapıla…" Davutoğlu cevaplıyor: "Lebbeyk!"
Ağanın eli tutulmaz. Kaldıracaksanız, dokunulmazlıkları kaldırın.
Böylece HDP "Türklerin TBMM’sinden" dışlanmış ve Kürdistan halkları bu devletin yasama organında temsil edilmemiş olur.
Bırakalım Irak ve Suriye parlamentosunda temsil edilmeyi, güney sınırların kendi federal ve özerk parlamentoları olan Güney ve Batı Kürdistan’la çevrilmiş, sen Kuzey’i Meclis dışında bırakarak Türkiye’nin "toprak bütünlüğünü, sınırlarının dokunulmazlığını" nasıl "koruyacaksın?"
Demek ki 1990’larda değiliz. HDP’nin TBMM’ye katılması Erdoğan’ın ya da Davutoğlu’nun Kürdistan’a bahşettiği bir "lütuf" değil. Tam tersi. Kürdistan, kendi payına en küçük bir "kazanım" bile elde etmediği halde, bu Meclis’ten Kürt insanı, kadını ve çocuğu için tek bir yasa çıkaramadığı halde, Meclis’teki varlığı, Silopi’nin, Cizre’nin, Sur’un yerle bir edilmesini bile önleyemediği halde, senin Meclisi’ne katılarak, Türk devletine en büyük "lütfu" bahşetmiş. "Ortak Vatan"ın Meclisi’ne katılarak seninle "birlikte yaşamak" istediğini söylemiş.
Sen şimdi HDP’lileri TBMM’den dışlayacaksın. Böylece Kürdistan halkına "bu vatan, seninle bizim ortak vatanımız değildir, Türkiye Türklerindir, Kürtlerin değildir" demiş olacaksın… Böyle dedin mi, "iki yakanı" bir araya getiremezsin. PKK Önderinin "ortak vatan" programını havaya uçurursun. Ondan sonra sen sağ Kürt selamet. Herkes başının çaresine bakar. Bir daha "masaya şeyinin kenarıyla" bile oturamazsın. "Demokratik özerkliği" bile rüyanda göremezsin. TBMM’den attığın o vekiller ve benzerleriyle, olsa olsa Birleşmiş Milletler oturumlarında aynı sıraları paylaşırsın… Eğer bu arada başın "savaş suçları mahkemelerinde" belaya girmemişse…
Aklınızda beyin mi var, lahana mı?
Bunu geçelim. Ateşe döktüğün benzin, yarın ülkeyi iç savaş yangınına sürüklediğinde, HDP’nin "demokratik itfaiyeciliği" olmadan, sen bu ateşi nasıl söndüreceksin? "Sivil vatandaş savaşı" dur dediğinde durmaz. Sen Kürdistan’lı sivillerin partisini dışladığında o sivil milyonların arasında "barış" düşüncesini kim dile getirecek?
Siviller birbirini boğazlarken, Figen Yüksekdağ mı Türk tarafında barışı dile getirir, yoksa senin Bakan yardımcın Boynukalın mı? Kürt tarafında Demirtaş ‘ın yerine Mehmet Metiner ile Orhan Miroğlu’yla mı milleti barış cephesine çekeceksiniz.
Aklınıza şaşarım.
Sağduyulu her AKP’li şu yazdıklarımızı hafife almayacaktır.
O halde soralım, Erdoğan’ın yönetiminde AKP ne yapmak istiyor?
AKP, içindeki "sağduyulularla" birlikte, faşizme doğru gidiyor. …
Erdoğan yönetimindeki AKP artık geriye dönemez.
Ortadoğu savaşındaki yenilgi AKP’yi bu yola mecbur etti. Erdoğan, partisini ve hükümeti göstermelik hale getirme pahasına orduyla anlaştı.
Ve benden söylemesi; Erdoğan girdiği yoldan artık dönemese bile, o ordu, onunla "beraber yürüdüğü yoldan" işi biter bitmez döner.
Şimdilik kendisine karşı "kumpas" kuran Cemaatçileri, onun ortağı AKP’nin eliyle eziyor.
Yarın sıra AKP’ye gelecek. Başbuğ bize kumpası "Bush, Gülen ve Erdoğan" kurdu demeye getirmişti. Ortada Bush yok. Geride diğer ikili kalmış.
Ordu Erdoğan’la geçici olarak anlaşmış, Gülen’cilerin hesabı görülüyor. Şu hale baksanıza, Erdoğan "çözüm sürecindeki muhatabıyla" savaşıyor, diğer muhatabını Meclisten atmaya çalışıyor, "Askeri vesayete" karşı "savaş ortağının" malına, mülküne el koyuyor, tuttuğunu hapse atıyor, gazetesini basıyor.
"Çözüme" ve "Vesayetle mücadeleye" kim karşıydı? Ordu. O halde Erdoğan mı AKP otobüsünü sürüyor, yoksa Genel Kurmay başkanı mı? Yoksa otobüs iki dreksiyonlu mu? Şimdilik uyum var. Ama yarın Ya biri sağa, öteki sola çekerse?
Ve tekrar tavsiye edeyim: Eli kana bulaşmamış, hırsızlık yapmamış AKP’liler "trafik canavarı"nın sürdüğü AKP otobüsünden inmeli ve TBMM’de muhalefetle "savaşa ve faşizme karşı" bir "önleyici koalisyona" katılmalı. Bu kafayla ya uçurumdan uçacaksınız, ya da "tanka" çarpacaksınız.