Bir otelin etrafına toplanmış binlerce insan vardı. „Yakın hepsini!“ diyordu kalabalık. Otelin içinde yaşamın son demlerini, umut ve umutsuzluk arasında içlerine çekenlerin nefesleri, nefeslerine karışıyordu. Herkesin nefesi kendine değildi; herkes nefesini, bir başkasının nefesi ile paylaşıyordu. 

„Nefesin nefesime“, nefesimiz nefesimize, nefeslerimiz nefeslerimize. Tutuşmuş yanıyordu perdeler, masalar, duvar boyaları.

Tutuşmuş yanıyordu beton.

Tutuşmuş yanıyordu insan. 

Yanıyordu türküler, ağıtlar, şiirler. El ele tutuşmuş nefesler küle dönüyordu. 

Dışarıda, „Yakın hepsini!“ diyen sese „Allahu ekber!“ naraları eşlik ediyordu. İnsansız, vicdansız ne varsa toplanmış, yanık insan kokusunda coşuyor, coşuyordu. 

Herkes seyircisiydi.  Herkes seyircisi olmaktan ortaklaşıyordu „Yakın hepsini!“ diyen sesle. 

Kılı kıpırdamadı ülkenin. 

Otuz beş can, kılı kıpırdamayanların gözleri önünde yakıldı diri diri. 

***

Beton bir duvar vardı hücrelerin arasında.  

Kalındı, çok kalın. Yüksekti, çok yüksek ve arkasındaki sesi içine doğru yutuyordu. Bağırmak gerekiyordu yüksek sesle ve tekrar ederek. „Su!“ diyordu bir ses. Ses bir dehlizden geliyor gibiydi. 

„Ölüyorum“ diyordu. 

Kimseler duymuyordu. 

O ses, sesler, asılı kalıyordu tel örgülerin üstünde. Şahitsiz bir ölüm sözü, çatlayan dudaklardan dökülüyor, beton duvarların içine siniyordu. Ölüm, hücrelerin kokusuna dönüşüyordu. 

Dışarının sessizliği, içeride kendi içine doğru çöken bedenlerden çıkan sesten daha cılızdı. Sessizliğin nasıl bir cellada dönüştüğünü, „ölüyorum“ diyen sessiz çığlığın soluğunu kesmesinden anlıyordu insan. 

Ülke, derin sessizliğindeydi yine.

***

Naylon çadırlarda üst üste yatırılıyordu işçiler, yorgundular ve sırtlarında ağır sızısı vardı iş yükünün. Derin bir uykudaydı bedenleri. 

Tutuşuyordu naylon çadırlar. Etlerine yapışıyordu. 

Çığlıklar yırtılıyordu içlerinde. 

AVM inşaatının hemen dibinde, yükselen dumanların ertesinde yani, naylon çadırların tutturulduğu demir iskeletler kalıyordu geriye sadece. 

Yanıp, kül oluyordu ne varsa. AVM patronları ile taşeron firma arasında. „Eti senin, kemiği benim“ diyerek pay edilen emekçiler, göz önünden çekiliyordu hızlıca. 

AVM yükseliyor, camları, basamakları parlatılıyordu. Açılış kurdeleleri hazırlanıyor, alkışlar ve „bismillah“ eşliğinde alış veriş başlıyordu. 

***

„Su Heval, su!“ diyordu bir ses. Bodrumlara sıkışmış insanlar „Hepimizi öldürecekler!“ diyordu. Ses yankılanıyor, büyüyor ve duyanların iç edişinde son buluyordu. 

„Aşk bodrumda yaşanıyor güzelim“ diyerek karşılık veriyordu ülkenin „milli“ insanları.

„Bu devlet size ne yaptı lan?“ diyerek, yere yatırdığı Kürt işçilerin sırtlarına basarak geziniyordu biri. Elinde silah, üzerinde resmi üniforması ve üniformanın göğsünde ay yıldız.

„Su Heval, su!“ diyen sesten geriye, sadece yanık insan bedenleri kaldı. Yakınlarının ellerine yanmış, kül olmuş insan parçaları poşetlerle verildi. 

Kim kimdi, kim kimin yakınıydı, hangi yanık beden, hangi çocuğun babası, ablası, abisi, annesiydi? Artık bir önemi yoktu. 

Yane kılı kıpırdamadı ülkenin. 

Bütün Sur, Cizre yanık insan eti kokuyordu. Bu koku, bütün ülkenin kokusuydu artık.

***

„İşimi geri istiyorum“ diyenler vardı biraz ötemizde. Yerlerde tekmeleniyor, karakolların hücrelerine doğru sürükleniyor, aşağılanıyor ve bırakılıyorlardı. 

Birkaç kişiydiler. 

Yüksel Caddesi’nde birkaç iyi insanla beraber inat ve ısrarla „işimizi geri verin“ diyenler, polis sirenlerinin, hakaretlerin, sıkılan gazların, plastik mermilerin arasından seslerini duyacak hakkaniyeti arıyordu. Sesleri sürükleniyor, polis otolarına dolduruluyor ve kapıları kapatılıyordu. 

Günler, ayları takip etti. 

Aylar açlığa evrildi. 

Açlık, bedenlerine düştü. 

Bedene düşen görünür oldu. 

Görünür olan her sesi, hakikati ifade eden her şeyi bir gece götürdüler. 

Şimdi içerideler. Kalın duvarların arkasında bir yerlerde. 

Dışarıda bilindik bir ses duyuluyor. „Yiyorlar“, diyor „Yiyorlar“. 

Dışarıda bir ses, Veli’nin sesi. „Yükü omuzlayın.“ 

İçeride bir ses, beton duvarların arasından dışarıya sızıyor. 

„Hepinizi çok seviyoruz.“ 

Dışarıda sesler var. 

„Bıçak kemikte“ diyen sesler.

„Bıçak kemikte“ diyen şairin dizeleri yokluyor herkesi. 

Bıçağın sapında ise sessizlikte ortaklaştığımız her şeyin parmak izleri.