Her sanat eseri ile birlikte, onu yaratan da yoruma tabii tutulur. Eserde çoğu zaman sanatçıyı bulmaya çalışırız. Sanatçıya, onun yaşamına, özelliklerine dair bildiklerimiz-bildiğimizi sandıklarımız, eserin şifrelerini çözmemize yardımcı olur. Ya da biz öyle sanırız. Sonra temel özellikleri -veyahut bizlerin, başkalarının yaftaları - ile en çok uyuşan eserle özdeşleştirilir sanatçı. Artık sanatçı, o belirli eser ile ayrılmaz, birbirini var eden bir ikili haline getirilir.
Bu husus belki de en çok resim sanatı için geçerlidir. Picasso’dan söz edildiğinde Guernica tablosu akıllara gelir. Leonardo da Vinci çoğunlukla Mona Lisa ile özdeşleştirilir. Ve Norveçli dışavurumcu ressam Edvard Munch’un (1863-1944) adı da genelde Çığlık isimli tablosunu anımsatır.
Onu içe dönük ve karamsar bir ressam olarak biliriz. Kimine göre ruhsal bunalımların ressamıdır da; ıssızlığı, yalnızlığı, tekliği seven, kendi hayatı ile sınırlı kalan.

19. ve 20. yüzyılın ressamı
Geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Frankfurt kentindeki Schirn Kunsthalle’de açılan ‘Edvard Munch-Modern Bakış‘ isimli sergi ise sadece kendi iç dünyası ile ilgilenen, kaderine teslim sanatçı portresine bir itiraz niteliğindedir. Ki Munch, Avrupa’nın metropollerini gezen, entelektüel tartışmalara katılan, farklı sanat alanlarının öncüleri ile sıkı bir ilişki içinde olan bir ressam.
Munch, sembolistik ve erken dışavurumcu sanatı nedeniyle genelde, Paul Gauguin ve Vincent Van Gogh ile 19. yüzyıl ressamlarından sayılır. Kariyerine 1880’li yıllarda başlamasına rağmen, çalışmalarının çoğu 1900’den sonrasına ait. ‘Edvard Munch-Modern Bakış’ sergisi bu nedenle ressamı özellikle 20. yüzyılın sanatçısı olarak da yansıtmayı amaçlıyor.
Geçtiğimiz çarşamba günü açılışı yapılan ve yoğun ziyaretçi akınına uğrayan serginin odağında, ressamın fotoğraf ve film gibi modern görüntü tekniklere ilgisi yer alıyor. Yaşadığı dönemin yeni iletişim araçları ile yoğunca çalışıyor. İlk makinesini aldığı 1902 yılından itibaren hem fotoğraf çekiyor hem de video kamerası ile görüntü çekiyor. İlk olarak, Munch’un bu teknikleri nasıl resim sanatına akıttığı gözler önüne seriliyor. Bu amaçla 50 fotoğrafı ve çektiği 4 film gösteriliyor.

Tekrarlanan motifler
Sanatçının hayatına ilişkin bir kronolojiye de yer veren sergi, Munch’un çalışmalarını 6 ana başlık altında ziyaretçiye sunuyor. Başlangıç, ‘Tekrarlar’ ile yapılıyor. Zira Munch’un sanatında tekrarlar, temel bir direği oluşturuyor. Bu açıdan 20. yüzyıl sanatı açısından belirleyici bir hususu oluşturan eserin çoğaltılabilirliği meselesi üzerine en çok kafa yoran ve bunu uygulamaya çalışan sanatçıdır. 6 varyantı bulunan ‘Hasta Kız’, 7 varyantlı ‘Köprünün Üstündeki Kızlar’ ve 10 versiyonlu ‘Vampir’, motiflerin eserlerindeki tekrarına örnek.
İşçilerle ilgili tabloları ise, sanatçının yaşadığı çağın toplumsal gerçeğine duyarsız kalmadığını gözler önüne seriyor. Dolayısıyla bir yanda insanın içindeki duygulara - ‘Kıskançlık’ tabloları buna örnek - yönelen, iç dünyalardaki derinliği yakalamaya çalışan ressam, eserlerinde denizcileri, kar altında fabrika yolunu tutan işçileri de resmetti.  

Hareketliliği tabloya yansıtma çabası

Munch’un eserlerindeki temel motiflerden biri de, kendisi. Ölümüne kadar 70’i aşkın resim, 20 grafik çalışma ve 100’den fazla çizim ile bir çeşit görsel otobiyografi oluşturdu. Kendini çektiği fotoğrafları da az değil. Kendi benliğine odaklandığı bu çalışmaları sergide ayrı bir alana sahip.
1927 yılında aldığı ufak amatör kamerası ile yaptığı çekimlerden, harekete-hareketliliğe özel ilgisini görmek mümkün. Bu ilgisini resim sanatı açısından özel kılansa, hareketliliği tabloya yansıtma çabası. Resimlerindeki dinamik kompozisyon bununla ilintili. Nasıl ki insanlar, araçlar, atlar şehrin işlek caddelerine kurduğu kameranın üstüne üstüne geliyorsa, tabloda da olay yerinden kaçan katilin bize doğru koştuğu hissine kapılırız. Munch, bu şekilde eser ile esere bakan arasındaki yakınlığı daha da derinleştirmeyi  amaçlar.

Tabloya ‘içeriden’ bakmak

Serginin bir diğer bölümünde, Munch’un resimlerindeki teatral yöne dikkat çekiliyor. 1890’lı yıllarda Berlin’de tanıştığı tiyatro yönetmenleriyle ortak çalışması sonucu tablolarında resmedilen insanlarla, tabloya bakan insanlar arasındaki mesafeyi minimalize eder. Özellikle ‘Yeşil Oda’ isimli tablo dizisi, izleyeni tablonun içine alma başarısı açısından örnek nitelikte. Hem bu hem de ‘Cineast’ başlıklı bölümdeki çalışmaları, Munch açısından tabloyu bir nesne olmaktan çıkarmanın ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Ona göre tablolarını seyredenler sadece ‘bakmak’ ile sınırlı kalmamalıydı. Resmedilen sahnenin içine düşmeli, içeriden bakmalıydı.
Paris’teki Centre Pompidou-Ulusal Modern Sanat Müzesi tarafından organize edilen ve Oslo’daki Munch Müzesi ile ortak hazırlanan ‘Edvard Munch-Modern Bakış’ sergisi, sanatçının farklı bir portresini sunmayı başarıyor. Ancak keşke ziyaretçiye sergilenen tablolar ile ilgili daha çok bilgi sunulsaydı. ‘Çığlık’ tablosunu görmek isteyenler ise, hayal kırıklığına uğrayacak, zira ressamın bu ünlü çalışması memleketi Oslo’nun dışına çıkarılmıyor.
Pazartesi günleri dışında her gün açık olan sergi, 13 Mayıs’a kadar gezilebilir. Eserler, daha sonra Londra’daki Tate Modern’de sergilenecek. Daha geniş bilgi için: www.schirn.de


MERAL ÇİÇEK