Cizre Botan’da büyük direnişler beklenirken yeğen Ezdînşer’in gizlice Osmanlı’yla anlaşan ağır ihanetinin sonucu yaşanıyordu. Kürtler kendi aralarından “Baltanın sapı odun olmazsa ormana zeval gelmezdi” diyorlardı.
Bilekleri zincirli, kadınlı erkekli sürgünler göç yollarını doldurmuştu. İstanbul’dan vapurla Kıbrıs’a doğru yola çıkan Mir Bedîrxan ve etrafındakiler vapurdaki diğer sürgünlere bakarlar... Makedon, Arnavut ve hatta Amasya’dan getirilen Türkmenler de göç yollarındadırlar.
Bütün mağluplar birbirlerini mağrur mağrur seyrederken, Osmanlı katilleri de boş durmuyor, gözlerine kestirdiklerini veya kendilerine önceden bildirilenleri balıklara yem olsunlar diye ardı ardına Akdeniz’in sıcak sularına atıyorlardı.
Bunlardan en yürekler parçalayıcısı Mam Seyfo’nun denizin köpüklü sularından yavaş yavaş kaybolmasıydı. Mam Seyfo, Bedirxan Bey’in danışmanı, Ermeni asıllı ve soylu bir isimdi. Medrese Sor’un eğitim ve müzik işleriyle o ilgileniyordu.
Mağlubiyet, Kürtlerin yakasına yapışmış bırakmıyordu.
Kürtlerin aşk, sürgün ve mağlupluklarını, yazar Mehmed Uzun akıcı bir dille, güzel anlatıyordu. Bir külliyat halinde Kürtlerin aşk, ihanet ve sürgünlük halini ustaca yazmasını bugün daha iyi anlıyorum.
O uzun bir yolculuğun arkasına bakıp önünü görmeye çabalayarak Osmanlı’dan günümüze doğru modern Kürt edebiyatının yolculuğuna çıkmıştı.
Benim esas derdim, Kaf Dağı’nın ardına saklanmış bu kırık dökük aynanın arkası sırlı yerlerini hafiften aralayarak günümüzdeki eli sopalı, aklı dili tutulmuş, dimağı kurumuşlara bir şeyler anlatmaktır.
Cizre Botan’daki büyük kırım ve sürgünlerden sonra devletin dersi, yüce Osmanlı’ya kafa tutan bir avuç eşkiyanın sonu bu olurdu.
90’ına merdiven dayamış Hampartsum Çitçiyan Amerika’da mal mülk edinip hatırı sayılır bir zengin olur. Her şeyi olur olmasına ama yüreğindeki derin yarası, zamanın karadelikleri gibi büyür durur. Dizlerini kırıp kaleme sarılır. “Ölüme Kıl Payı” diye bir kitabı kaleme alır.
Ayakları çıplak, kadınlı çocuklu yaşlı Ermeniler Dêrsim’den sürgün yollarına çıkarılırlar. Yanından ayırmadığı bir kolu sakat, esmer saçları belinin yarısına inen kız kardeşine tecavüz edileceğini anladığından, kardeşine, yapması gerekeni gözleri ile anlatır. Hampartsum Çitçiyan’ın ani bir boşluğunu yakalayan bu güzel kız, kendini olanca gücüyle Peri Suyu’na atar.
Kolları zincirli insanların, kavurucu güneş altındaki bilmedikleri yerlere doğru yürüyüşleri okuyanı helak ediyor.
Cesetler, cesetlerden yükselen burun direğini kıran kokular...
Aylar sonra ve işte aha Suriye değil, kovulduklarının öte yakası Qamişlo; yani öte Kürdistan.
Ötede de, beride de aç bilaç bırakılmış Kürtler tike halindeki nan’larını onlarla paylaşıyor.
Menzil uzak. Tanrı’nın insanlar güneş altında kavrularak ölsün diye var ettiği çöl. Üst üste istiflenmiş, hastalık üreten cesetleri gündüzleri kara sinekler, geceleri de çakallar ve diğer hayvanlar parçalayıp duruyordu.
Mazlum bir halk kırımdan geçirildikten sonra göç yollarına düşmüştü. Geride el emeği, göz nuruyla dokudukları kilimler, büyük hünerlerle yarattıkları sanat eserleri fırınlar ve dahası canlarının bir parçası haline gelmiş topraklarını terk edip gidiyorlardı. Dillerini bilmedikleri, güneşini ve yağmurunu tanımadıkları diyarlara doğru ayakları kanlar içinde gidiyorlardı. Dikenlerin, çalıların içinde en tanıdık şeyleri, ortak göz yaşlarıydı.
Kürdistan’ın öte yakasından, Suriye’den kırılanlar ve ölenlerden arta kalanlar dünyanın her bir yanına dağıldılar.
Devlet dersini iyi biliyor ve hep ezberletiyordu.
“Ayaklanan Ermeni eşkiyaları, giriştikleri büyük katliamlardan sonra, yağmaladıkları ganimetleri de yanlarına alarak, bir gece yarısı bu memleketi terk edip kaçtılar”...
Bizans ve Osmanlı’dan dersini iyi alan Cumhuriyet, bu defa Kürtleri başı dumanlı Ararat’a, destanların güzelleştirdiği Ağrı Dağı’nın zirvelerine yığıp ağır bombardıman uçaklarıyla bombalıyordu. Zirvesi karlı, eteği yemyeşil Ağrı Dağı, yaşlı kadınların ve çocukların çığlıklarıyla yankılanıyordu.
Ölü gözleriye bu vahşeti izleyen çocuklar, hançerlenen kadınlar, üst üste yığılmış cesetlerden çıkan sesler Kürtlerin ölü sessizliğini arıyordu.
Devlet, genç cumhuriyetiyle yangının ve ateşin içinden, unutulmayacak bir ders daha verdiğinin inancındaydı.
Muzaffer Oruçoğlu, “Dêrsim” romanında kan ağlayan doğa, uçurumun kıyılarında gezinerek yakılıp yıkılmış evler, mağaraların altından yekinip kalkan çocuklar ve koca bir coğrafyanın üzerini örten kan bulutuyla sizi yüzleştirir.
Dêrsim yarası ve kırımı kuşaktan kuşağa kendi ağıtlarıyla devam edecektir. Devletin Dêrsim dersi, ağır yenilgilerden sonra üzeri hayli küllenmeye çabalanan ağır bir dersti.
Anadolu’nun kanayan yaralarını usta kalemiyle didikleyen Yaşar Kemal boş durmamıştı.
Bir Ada Üçlemesi’nin üç kitabında, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, “Karıncanın Su İçtiği” ve “Tanyeli Horozları”nda kendi yarattığı bir adaya Van’dan Feqî Teyran’ın kaval sesleriyle göç yollarına çıkardığı Kürtleri, İstanbul, Trakya ve Edirne’den Rum ve diğer göçmenleri yerleştirir. Zorun, zorbalığın şekilde doğanın nimetleriyle yaşayıp giderlerken ara ara yine devlet zorba eliyle onları yoklamaya denizin ortasına yığıp yerleştirdiği bu halklar kendi aralarında mutlu ve müreffeh bir çalışmaktadır. (???)
Öyle bir oyundur ki; anlatanı da dinleyeni de yoracak bir cehennem oyunu. Derken o büyük ateş Eruh’ta yakıldı. Kolay söndürüleceğine inanılmıştı ki, olmadı. “Doluya koydular almadı. Boşa koydular dolmadı.”
Yarım asıra yaklaşan bu kanlı savaş, kanın ve ateşin üzerinden kendi dilini, kendi edebiyatını, kendi destanını yarattı. Binlerce gencecik ölünün arasında gezinip duruyoruz.
Yanan köy, bombardıman edilmiş dağ, taş, kurt, kuş romanlara, tuallere sığmayacak direniş öyküleri anlattı.
On bir yaşındaki çocuğun küçücük bedenini babasıyla birlikte kurşun kalburuna çevirerek insanlığımızı da alıp götürdüler. Dağ başında doğanın sesini, kuşun, börtü böceğin sesini dinleyen küçük çobanı, Ceylan’ı bombalarla paramparça ettiler.
Devlet, dersini zulmünü artırarak veriyordu.
Bir sabah erken sefaletleriyle kucak kucağa yaşayan çocuklar, kendi ülkelerinin öte yakasına kaçağa gidip döndüklerinde, ağır savaş uçaklarından atılan bombalarla param parça edildiler.
Bu hunharca katliamı uzaktan izleyenlerin gözleri kör, kulakları sağır olmuştu. Otuz üç kurşundan sonra otuz dört çocuk elele tutuşarak parçalanmışlardı.
Roboskî’ye katır sırtında, paramparça edilmiş insanlığın vicdanı taşınıyordu.
Irkçılık dünyanın her yerinde en ağır insanlık suçudur. Geri dönüp kanayan Anadolu topraklarına bir bakıyoruz. Devlet Dostoyevski romanlarındaki saralı tiplerini, Raskolnikovları, kat be kat artırarak sokaklara salmaktadır.
‘Kelle isterük’ diye gezinen bu çoğalmış güruhla...
Devlet de çok iyi biliyor ki, asırları aşan bu yol, dönüşü olmayan bir yoldur.
Yalan arabasının tekeri devletin kapısında kırıldı!
Birkaç yıl önce Yunanistan’a, Lavrion’a gitmiştim. Lavrion Kampı’nın avlusunda bir düzine Kürt çocuk, ‘cendırme’ oyununu oynuyordu.
Kampın hemen yakınında denize bakan bir kadın heykelini görüyorsunuz. Albaylar cuntası tarafından denize atılıp boğularak öldürülen evlatlarını bekleyen bir annenin heykeli...
Bu coğrafya kendi yalan, paslanmış kir ve kırım dolu tarihiyle yüzleşecekse Anadolu topraklarında büyük kan izleriyle karşılaşacaktır. Memleketin bu kanayan yaralarına ayna tutup anıt ve heykellerle bunu geleceğe taşımak en güzel yoldur.
Şimdi artık sanat kendi pencerelerini aralayıp, buralardan gülümseyip, buralardan büyük şeyler yaratmanın çabasında olmalıdır.
Kaç yüz yıl sonradır bilmem; ama bilinen, devletin artık ırkçılık ve soykırım derslerinden sınıfta kaldığıdır.
CİHAN ERDOÐAN: Devletin dersi ırkçılık ve...