"Durmuş kalpleri çoktan 

Ölü mü denir şimdi onlara

Kımıldamıyor gözbebekleri

Ölü mü denir peki

En büyük limanlara demirlemiş 

En büyük gemiler gibi

Kımıldamıyor gözbebekleri 

Ölü mü denir şimdi onlara 

Ölü mü denir şimdi onlara…" 

Edip Cansever



Ama siz hep o bedbaht yalanlarınızla dünyamızı kararttınız. Kara Afrika’da olabiliriz. Kıtlıktan açlığın öldüğü diyarlarda karnımız sırtımıza yapışmış. Adımız Avdıl, Zabel, Arîn, Zeycan… Duyuyoruz, fotoğraflarımızı dünyanın değişik yerlerinde panolara asmışsınız.

Sahi bizim için yardım mı topluyorsunuz?

Yahudi, Simon, Jasir kardeşlerime Jaruzalem’de bombaları öptürerek, füzelere çiçek taktırıp masumluklarını öldürerek bombaları Filistin’e gönderiyordunuz.

Filistin’de Ermeni kardeşim Mıgırdiç, Kürt kardeşim Hemê, Êzîdî kardeşim Ester, Arap kardeşim Ayşa yıkılan binalar altında, ölü gözlerinin derin çığlıklarıyla sabaha karşı bizleri karabasanda uyandırdılar... 

Fırat’ın nazlı bazen de delirerek akan sularını Cizîra Botan’dan seyrederken Dîcle’nin derinliklerdeki yakarışını duyuyoruz.

Munzur’un yeşilimsi, köpürerek akan sularında, acının binbir suratını Keldani kardeşlerim Êzdîn Şêr, Gulê ve Ferat’ın çocuk masumiyeti taşıyan yüzlerinde, yüzlerce yıllık kırımın masallarını dinliyoruz...

Atalarımızı kılıçtan geçirdiniz. Haçlı'ydınız, Arap'tınız, Osmanlı'ydınız, Hıristiyan'dınız, Müslüman'dınız, Musevi'ydiniz.

Gözlerimizdeki masum çığlığı dinlemeden "En iyi et kızarmış Arap çocuklarının etidir" diyerek bizleri şişlere takıp yerken, diğer kardeşlerimiz Robert, Jürgen, Anna bizleri duydu mu? Masallardan hatırlanıyor muyduk?

Nerede doğduğumuz çok mu önemli? 'En büyük ırk, Alman ırkıdır' deyip bizleri fırına sürerken Ben Yakob’tum. Günter, Frederik, Anna, Margaret ne dedi, duymadık...

Deniz kıyısındaydık. Yedi kardeşim Filistinli çocuğun deniz kıyısında oynarken İsrail orduları tarafından öldürüldüğünü duymuştuk. Dünyayı kan çanağına çeviren dünyanın efendilerinin sesi çıkmamış, çıkmayacağı da kesindi. İki İsrail askeri kaçırılınca George Bush ve Blair, 'İsrail meşru savunmadadır' diyerek hepimizin öldürülmesi için fetva çıkarmıştı...

Kobanê’deydik. Bir başbakan parmaklarını gözlerimizin içerisine sokarak, cehennem zebanilerini hareketlendirip üzerimize salmıştı.

Evlerimiz yıkıldı, oyuncaklarımız bizlerle birlikte yerin derinliklerinde kaybolurken, bütün hayvanlar alemi şaşkındı. Turna sürüleri Akdeniz'in ılık sularına karışan cesetlerimizin üzerinden yaslı bir şekilde uçuşa geçtiler...

Ölü gözlerimizin çığlığını, sadece gök semalarında kan yağdıran helikopterler görüyordu.

Halepçe’de yanan çocuklar bizi duydu. Dünyanın en geri, en kahpe yerleri duydu mu bilemedik...

Yirmibirinci yüzyıl doğanın tahribi açısından insanlığın gelmiş geçmiş en tehlikeli yüzyılı mı olacak? Gökkuşağının değişik renklerini kuşanan bütün çocuklar, dünyanın bütün ülkelerinin birbirine çok yaklaştığını zannediyorduk. 

Ama dünyanın efendileri, insanı kendisine yabancılaştırdınız. İnsanlıklarından çıkarıp kişiliklerini parçaladınız, rüyalarımızı böldünüz. Ortaya tanınmaz insan tipi çıkardınız. Parçalı rüyalarımızın içindeki bombardıman uçakları susanları, suskunları, korkakları çoğalttı, çoğaltıyor.

Kardeşlerimiz Gulbettin, Tahar, Sara, Gulam Afgan diyarlarında ahlarıyla rüyalarımızı bölüyorlar…

Şengal’de cehennem zebanilerinin çizmeleri altında tecavüze uğrayan kardeşlerimiz Zîlan, Ester, Zarêlerin çığlıklarıyla uyanıyoruz.

Osetya derken Abhazya ve Ukrayna’da kutup ayısının ayak sesleriyle uyandık.

Kürdistan’ın mağrur, yoksul ama gururlu çocuklarıydık. Roboskî'de otuz dört can, otuz dört çocuktuk. Fukaralığımızı da yanımıza alarak bir gece yarısı ülkemizin öte yakasına kendi topraklarımıza kaçağa gitmiştik. Ağır savaş uçaklarınızla bizleri bombardıman altında paramparça ettiniz.

Lime lime olan canlarımızı yırtık çiçekli Kürt kilimlerine, soluk Kilis battanyelerine sarıp, sarmalayıp taşıdılar. Sağır ve kör dünya bizi seyretmekle yetindi.

Kör ve sağır dünya bizleri görmezden duymazdan geldi.

Vicdan ve merhametine sığındığımız tanrılar bizi gördü mü?

Şengalli, Rojavalı çocuklardık. Darmadağın edilmiş yurtlarımızdan, yuvamızdan kovulmuştuk. Tanrılarla birlikte olduklarını, tanrıların elçileri olduklarını söyleyen kanlı karanlık yaratıklar, gulyabaniler, tecavüz orduları analarımızı, ablalarımızı, kız kardeşlerimizi kaçırıp tecavüz ederek köle pazarlarında sattılar.

Ahımızı yüce Cûdî, Ararat, Şengal dağı duydu, tanrılar duymadı.

Denizlerin ılık sularıyla boğuşan yat, sandal, yelkenli gemiler değil, çocuk bedenlerimizdi. 

Doğduğumuz yer çok mu önemli, dünyalıyız efendiler! Şekerle kandırıp aç bilaç bıraktığınız, bombardımanla yakıp yok ettiğiniz çocuklarız..

Halepçe’de körebe oynarken hardal gazlarıyla daracık sokaklarda soldu gözlerimiz.

Kara Afrika’da açlığın masumiyeti oldu kaderimiz. Oset, Abhaz, Afgan, Filistinli ya da Kürdistanlı olabiliriz. 

Ama bir bakın, biraz durup dinleyin. Bugün Cizre, Nusaybin, Silvan, Suriçi’ndeyiz.

Caniler, savaş gladyatörleri roketlerle, ağır savaş silahlarıyla zemherinin bu günlerinde evlerimizi başlarımıza yıkıyorlar.

Analarımız cesetlerimizi derin dondurucularda saklıyor.

Nerede doğduğumuz çok mu önemli efendiler?

Bugün Şengal, Rojava, Nusaybin, Cizre, Silvan’dayız...

Duyuyor, görüyor ve çok iyi biliyoruz. Sizler kadar kör ve sağır değiliz.

Efendilerin düzenlediği zirvelerde bir araya gelerek bizlerin durumunu kendi iğrenç emelleriniz için masaya yatırıp tartışıyorsunuz...

Alıp satma dünyasının pazarlık konusu şimdi bizler olduk.

Ölü, soluk gözlerimizle sizleri çok iyi görüyoruz efendiler!

Elbette birgün gökkuşağının etrafinda ölü gözlerimizle sizleri yalanlarınız, entrikalarınızla baş başa bırakarak kendi şarkılarımızı söyleyip, allı güllü balonlarımızı gökyüzüne uçuracağız.

Bizim dağlarımız, ovalarımız, şehirlerimizde de birgün elini kolunu sallayarak özgürlük, o güzelim bayraklarıyla dolaşacaktır.

Ehmedê Xanî, Feqî Teyran, Cahiz, Adonis, Cegerxwîn, Mahmud Derviş yine bizleri mitolojik bahçelerine, şiirin deryalarına konuk edeceklerdir.

O zaman sizler nerelerde olacaksınız, efendiler?..