Geçen hafta bir yanımız demokratik bir sistemin inşasına uyandı. Rojava'da özerkliğin ilan edilmesi Kürt halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılandı. Yine BDP-HDP'nin eşbaşkanlık sistemi, kadın-erkek eşitliği konusunda devrimsel karakteri ile özgürlükçü topluma dair umutları besledi. BDP-HDP çizgisinin farklılıkları gözeten aday profilleri, demokratik bir toplumun mümkünatı konusunda devletçi ve tekçi zihniyetin olmazlarını değiştiren algıyı pekiştirdi.

Ama diğer yanımız; bu gelişmelere direnen ataerkil zihniyetin vahşetine uyandı.
İsviçre'nin Luzern kentinde Rojavalı iki çocuk annesi Fatma Xalit, eşi tarafından boğazı kesilerek katledildi. Yine Amed'de Veysi Turan, uyuduğu esnada eşi Mübarek Turan'ın vücuduna üçlü prizin kablosunu dolayıp, elektrik vererek katletti.
Vahşice işlenmiş bu iki katliam; erkekte vücut bulmuş devletçi, tekçi zihniyetin durumunu ortaya koyuyor.
'Koca'lık devletçiliğin, tekçiliğin ailedeki temsilcisidir. Tekçi zihniyet nasıl ki ya kendisine benzetiyor ya da teslim alıyorsa, 'koca' da aynısını kadına yönelik uyguluyor. Benzetemediğini, teslim alamadığını da katlediyor, yok ediyor. Bunu bazen cinler, bazen gelenekler, bazen inançlar, bazen para, bazen 'aşk', bazen toplumsal baskı yapıyor veya yaptırıyor. Amed'de Veysi Turan'a 'cinler' Fatma Xalit'in eşine geleneksel 'namus' algısı bu vahşi cinayetleri işletmişti. Biri öfkeli, biri kıskanç, biri bunalımlı, biri deli vs. gibi gerekçeler kadınların katledilmesi için yeterli oluyor. Yani hastalıklı kişiler veya kişilikler... Toplum ise katledilen kadın olunca, bu gerekçelere açık bir noktada durabiliyor. -Aslında toplumun tümü demek de doğru olmuyor. Çünkü örgütsüz, kendi farkındalığına ulaşmamış kadınlar zaten toplumda yok sayılıyor. Gençler etkisizdir, çocuklar zaten hiç yok. Toplumu var eden kesimlerin yarıdan fazlası edilgendir. Dolayısıyla cinsiyetçi toplum demek, bu realiteyi karşılıyor aslında. Toplumun bu gerekçeler karşısındaki sessizliği devletçi, tekçi zihniyete teslimiyetin veya benzeşmenin geldiği düzeydir.
Kadının yaşamdaki etkisinin artması, demokrasi ölçülerinin yaşamda kabul bulması, bu kabul noktalarının uygulama istemi, devletçi zihniyetin direnci ile karşılaşıyor. Geçen gün Med Nûçe televizyonunda 'Nêrîna Jin' programında TJKE temsilcisi Zozan Serhat; "Sistem karşısında güçsüz düşen, çaresiz kalan erkek, evde kadına saldırıyor" diyordu. Evet ataerkil zihniyet; kadını da, erkeği de güçsüz ve çaresiz bırakıyor. Yalnız ve savunmasız bırakıyor. Ama durumu aşmanın kadınları katletmek olmadığı kesin. Ancak herkesin kendini demokratik ölçülerle ifade edebileceği toplumlar ve sistemlerde bireyler gerçek anlamına kavuşuyorsa; Rojava'da ve Kuzey Kürdistan'da yaşanan değişimlere, değişen toplumsal rollere direnmek anlamsız.  
Bir halkın büyük bedel ve emekle yarattığı, acılarına basa basa inşa etmeye çalıştığı bu gelişmeler, hiç kuşku yok ki Ortadoğu gibi bir coğrafya için çok önemlidir. Ortadoğu'nun kaderi haline gelmiş, kendini inkarı aşmanın ilk basamağıdır. Yok olmayla yüz yüze kalmış halkların, kültürlerin, dillerin var olmalarının başlangıcıdır.
Ancak bu önemli gelişmeler yaşamın en ücra noktalarına nüfuz eder, yaşam bulursa uzun vadeli ve kalıcı olabilir. Hızla artan kadın katliamlarını dikkate aldığımızda siyasal kazanımlarla, toplumsal değişim arasındaki uçurumun giderilmesinin çok emek istediğini söylemek yanlış olmaz. Bu uçurum var. Bu, kadın kırımında çok belirgin ortaya çıkmaktadır.
Bu uçurumu aşmak sadece kadınların işi olabilir mi? Eğer ortak bir yaşam söz konusu olacaksa toplumun her kesiminin sorumluluk alması gerekmez mi?
Ya da;
Kadın kırımı davalarında 'tahrik indirimi' uygulayan mahkemeler bu toplumun insanlık vicdanını tahrik ettiğini bilmez mi?
Bunalım, öfke ve kıskançlık, aslında bireyin çaresizliğinin ifadesi değil midir?
Cinler hep kadınların kıyımını mı söyler erkeklere? Ya da katliamı gerçekleştiren kişiye 'bir şey olmaz zaten tahrik indiriminden yırtarsın' mı diyor?
Bu cinler bir gün tersinden söylerse, o zaman bu zihniyet kendisini yok eder mi?