
Devlet güzellemesi yapmak istemiyorum, ama eğer devleti mutlaka ikame edeceksek; ki etmemiz lazım, bunu daha şimdiden mevcut devleti aşan toplumsallığı örgütleyerek yapabiliriz.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” düzeyinde liberalizmi savunan Angola Sakson toplumlarında bile devletin hem ekonomik hem de düzenleyici rolü her geçen gün artmaya devam ediyor.
Ayrıca bu kötü bir şey de değil; artan toplumsal talebi karşılamak için kamunun devreye girmesinde kötü bir şey de yok. Serbest pazar koşullarında faaliyet gösteren özel sektörün bir projeye ilgisi son tahlilde o projenin ortaya çıkaracağı karlılık kadardır. Eğer bir proje yeterince karlı değilse özel sektör o projeye ilgi göstermez.
Halbuki bazı alanlarda toplumsal ihtiyaçların giderilmesinin yaratacağı fayda; tek tek firmaların yaratacağı kardan çok daha fazla olur.
Her ne kadar günümüzde; eğitim, sağlık, güvenli/yaşanılır bir çevre Türkiye’de mevcut iktidar tarafından ranta ve talana indirgenmişse de; gelişmiş toplumlar bu alanlarda toplum yararını karlılığın önüne geçirmeye çalışırlar.
Bireyler gibi toplumlarda sağlıklı olmak için çaba sarf etmelidirler; kimi toplumlar bunu bir akılla belirli bir bütünlükte yerine getirmeye çalışırken; kimileri toplumdaki belirli zümreleri semirtmek için toplumun geri kalanının yaşam hakkını hiçe sayarlar.
Yaşanılır bir çevre, sağlıklı konutlar inşaa etme, farklı kimliklere saygı, ortak yaşamın bir harmonide sürdürülebilmesi için; gıdada, sağlıkta, iş yaşamında devletin denetleyici ve düzenleyeci rolünün belirli bir kalite ve süreklilik kazanması gerekir.
Sağlıklı bir toplumsal harmoni için devletin sadece düzenleyici ve denetleyici fonksiyonunun gelişmesi de yetmez; devletin aynı zamanda teşvik edici fonksiyonunun da olması gerekir.
Nasıl ki özel sektör eğer denetlenmezse; eğitimde, sağlıkta, iş güvenliğinde, çevre kirliğinde toplumun yararından çok kendi karlılığını öne çıkaracaksa; sanatta, edebiyatta ve sinemada da aynı şey yaşarız.
Bir çoğumuzun ödemekten kaçındığımız veya ödedikten sonra kendimizi kötü hissettiğimiz Televizyon ve Radyo vergileri tam da bu nokta önemli oluyor. Devletler bu yolla topladıkları paralarla özel sektörün asla ilgi göstermeyeceği sanatsal etkinlikleri finanse ediyorlar.
Doğa ve toplum bilincinin oluşmasında; kollektif hafızanın gelişmesinde çok önemli olan; film ve belgeseller toplanan bu paralarla finanse ediliyor. Toplumlar bu tarz sanat eserleri üzerinden toplumsal hafıza inşaa ediyorlar.
Bunca gelişmiş sanayisine rağmen; ARD/ZDF/ARTE kanalları olmadan, Alman Edebiyatı, Alman Sineması olmadan sadece sanayi ve ticaretle Almanya, Almanya olabilir miydi? “Günter Grass’ın” “Teneke Trampet’i” olmadan Alman Kültürü anlaşılabilir mi, veya onun Alman kültürüne yaptığı katkı yadsınabilir mi?
Hiçbir toplum sadece; askeri, polisi, ticareti, üretimi ile ulus olamaz, bunu sinemayla, tiyatroyla, müzikle, edebiyatla tamamlaması gerekir.
Biz Kürtlerin dramı tam da burada başlıyor, bizim güçlü bir toplumsallığımız var; ama bütün bu sanatsal projelere kaynak ayıracak devletimiz yok! Halbuki günümüzde başta sinema olmak üzere bütün bu sanatsal faaliyetler toplumsallığın gelişiminde özellikle önemli hale geldiler.
Önümüzdeki hafta 11.10.2018 ve 12.10.2018 tarihlerinde Almanya’nın önemli şehirlerinde Kürt Sineması’nın iki önemli ismini bir araya getiren bir sinema etkinliği olacak. İnsanlar Yılmaz Güney’i Mehmet Aktaş’ın yapımcılığını üstenlediği Hüseyin Tabak’ın yönettiği “Çirkin Kral Efsanesi” belgeselinde izleyecekler...
Kürtler özellikle bu etkinliğe hem Yılmaz Güney’ın anısına hem de Kürt sinemasının gelişimine katkı sunmak için destek olmalı, filmin gösterildiği yerlerde salonu doldurmalıdırlar. Unutmayalım; Sineması, tiyatrosu, yazılı ve görsel basını olmayan toplumlar ulusallıklarını tamamlayamazlar...
Her birimiz bu noktada kendimizi sorumlu hissetmeli ve Kürt Sinemasına destek olmalıyız!