Kuzeyli Kürtler, 1920’den beri, soylarını kurutmak için, Azrailin ayak sesleri ve yangının yakıcılığı ile üstlerine sefer tazeleyen Türklere karşı direnmiyorlar. Özgürlük mücadelesinde, dünyaya karşı direniyorlar.
Kürtlere karşı dikilen dünya, dün sömürge imparatorluklarının kalıntıları Almanya, Britanya, Fransa idi. Doğuda ise Rusya...
Önce Rusya’nın marifetine bakalım: Çar Rusyası tarihteki yerinde kalsın. Lenin’in torunları, Stalin‘in çocukları 1930 yılındaki Ağrı Dağı kuşatmasında, Türk ordularının yanında, ikinci bir cephe kurdular.
Bir başka örnek, Abdullah Öcalan’ı iki milyar dolar karşılığında düşmanlarına teslim amaçlı olarak ülkelerinden çıkardılar. Lenin Sovyeti’nin istihbarat şeflerinden Putin, bugün Rojava’yı parsel parsel satıyor, Türk devletine.
Batıyı ise büyük güç olarak Almanya, Britanya ve Fransa temsil ediyordu. Fransa ve Britanya’nın onayı ile Kürdistan parçalandı. Kürtler, bunun sonucunda, ana yurtlarında parya haline getirildiler. 1920-1938 kırımlarını yapan Türk ordusu, Alman yetiştirmesiydi.
Onlar bugün, NATO çatısı altında birleşmiş güçtür. Türk ordusu, NATO silahlarıyla donanımlıdır. Kürtlerin kendi ülkelerinde, kendilerini geliştirme, hatta yerleşme ve yaşama hak ile özgürlükleri yok. Terör devletinin, NATO himayesinde galebe çalmasıdır, bu uygulama. Eğitim dilleri, terör tırpanıyla kesik. Ülkelerinin adı bile yasak.
Ama bir zamanlar Fransa ve Britanya’nın Nazilere karşı verdiği mücadelenin benzeri olarak, terör devletine karşı mücadele veren Kürtler, resmen ilan edilmiş teröristtir.
Özgürlükçü dünyanın utancıdır, Kürtlerin alnına yapıştırılmış bu yafta. Kurdukları Birleşmiş Milletlerin ana ilkesine göre de suç...
Ama kazanç pazarında insani haklara, özgürlüklerin dokunulmazlığına aldıran kim!..
Türklerin kullanma ve mal ile hizmet satma adına, herkes kendince Kürt düşmanı...
Mesela, kesin rakamı kimse bilmiyor, ama bir tahmine göre Avrupa’da, en az birbuçuk milyon Kürt yaşıyor. Bunlar, 1980’lerden itibaren, bir zamanlar Almanların Hitler rejiminden kaçışı gibi, can derdi ile Türk zulmünden kaçtılar. Kaçışlar devam ediyor.
Ve bunlar, büyük oranda örgütlüdür. Dayanışma dernekleri kurumları vardır. Ama, bu halk zaman zaman, bazı devletler, Türkler nezdinde kazanç metasıdır. Türklerden ihale almak veya onlara bekçilik görevi yüklemek istediklerinde, "düşmanlarınızla savaşıyoruz" diyebilmek için, Kürt seferine çıkıyor, yasaklar getirip kurumlarına baskınlar, tutuklamalara girişiyor, Türklere hayat teslimatı yapıyor, yan destek olarak, Sakine Cansız ve arkadaşlarının katli gibi olayları ört-bas ediyorlar.
Engizisyon çağını yaşamış, Hitler vahşetinden geçmiş Avrupa’nın ayıbı ama, dün Almanya’nın Stuttgart şehir mahkemesinde, Recep Erdoğan rejimine "gör beni, takdir eyle beni" kabilinden bir gösteriye tanıklık ettik.
Türklerin verdikleri nüfus kağıdında ne yazılı, önemli değil. Önemli olan, hak edilen nam ise eğer, Çiya derler, onun adına. Bir yanı Bingöl, öteki yanı Şerevdin olan toprakların oğluydu, o. Yılın her mevsimi başka çiçekli Çavpanik düzlüklerinde, rüzgarla yarışan Sorbozun süvarisi...
Onu, bir gün dar yerde kıstırıp yakaladılar. Günler sonra, işkencehaneden, demir parmaklıkların gerisine sürüklediğinde, dağlarında, gururla gülümseyerek dünyaya bakan göz bebekleri, hüzün doluydu. O, insan onuruna savaş açanların esiri ve yüzü yara içindeydi.
Neden sonra çıktığında, "iğne deliğinden geçecek kadar" dedikleri tabire uygun zayıftı. Rejimin hafiyeleri de gölgesinin izindeydi. Bu yüzden çok kalmadı. Bir süre sonra, yolunu bulup yurt dışına çıktı. Almanya’ya yerleşti. Hastaydı. İlk iş olarak, işkence tahribatını tedaviye baktı.
Sonra, topluma karıştı...
Onu dün, Almanya’nın Stuttgart şehir mahkemesinde, cam kafeste gördüm. Homeros’un "kolları bağlı Odeusus"u gibi suçlu olmanın ezikliyle değil, gururla bakıyordu görmeye gelmiş halkının çocuklarına. Hakkındaki tek suçlama, tecavüzcülükten sanık, birinin muhbirlik ve "tanıklığı" idi.
Onun suçu ise Kürt olmaktı. Türklerin ismini çentiklediği her Kürt, "terörist"ti. Terör devletinin mağduru Çiya da teröristti. Ama terör için bırakın silah, bomba taşıması, tırnak çakısı bile yoktu dosyasında. Bir tecavüzcünün itirafları vardı. Çiya, Türk devletinin zindanındayken, onu Almanya’da faaliyet içinde göstermek de itirafçının "itirafı" idi.
Kime, neye karşı ne işareti bilmiyorum. Mahkemenin ilk oturumu, Çiya için, mahkeme salonunda kurulan camdan kafes ayıbı ve utancının kaldırılmasına ilişkin, avukatlar isteğinin tartışması ile geçti. Savcı iddianamesi bile okunamdı. Duruşma bir başka güne ertelendi.
Oysa hak, hukuk, adalet denilince, dünyanın gözü Avrupa’ya çevriliyordu. Almanya ise Avrupa’nın lider devletiydi. Üstelik, Nazilerin vahşet köprüsünden geçmiş ve bu yüzden dünyadan özür dileyerek, yeni bir hayata başlamışlardı.
Oysa TC, Hitler rejimin kötü bir kopyasıydı. Kristal Gece (Holokost) ateşi hala yanıyor, Kürtlerin ev işe iş yerleri işaretleniyor, Kürt önce katlediliyor, sonra yanlışlık oldu deniyordu. Sokakta Kürtçe konuşan kurşunlanıyordu.
Almanya’da da, Çiya’nın suçu Kürt olmaktı. Eline çakı bile almadığı halde teröristti. Mahkemede kafese konuyor, ömründen yıllar çalmak üzere yargılanıyordu.
Neden ve neye karşılık bimiyorum. Ama, böyle adaletin canını seveyim, ben...