Ülkelerin iç odalarındaki sosyal ve siyasal kırılmaları derinleştiren, uç vermesini sağlayan binlerce örnekten biri bu. "Despotizm ağacının gövdesini devirmeye" kararlı Kirmani'nin az gelişmiş "ümmetçi" yanıyla yazdığı bu tarih; batının harc-ı alemine öykünüp, ümmetçilik kılıcını niyeyse sadece Kürtlerin boynuna dayayan ve "Kıyamete kadar gidecekse, gideriz" diyen bir despota kadar akacaktır çünkü.
...
Şarkı dinliyoruz sosyal alemden mesela. Üzerine daha çok yazarım dediğim bir sanatçıdan, Mohsen Namjoo'dan, "Şirin" ya da "Ey Sareban"... Biri kırılı-kırılıveriyor bu yollarda... Dinlemiş, ahh, demiş hemen sonra, ne güzel söylüyor adam. Bize ne Kürt müdür, İranlı mıdır, Arap mıdır, Afgan mıdır? Sesi güzel, duygulu. Yorumu harika. "Anlaşılamayan dil" kategorisindedir Farsça da. Çünkü Kürtçe'nin içine akan bir nehir dildir, akıp karıştıkça dolanırlar birbirine ve beslenirler seslerden, güzelleşirler hem sonra... Ama dinleyen kim!
Namjoo şarkılarından birini dinleyecek olursanız bir mecradan, lütfen altındaki yorumlara bakın önce, sonra gazetelerin manşetlerini özetlersiniz hayata:
"Herhalde bir şarkının dilini, bir şarkıcının ırkını tartışacak tek ülke bizizdir. Allah aşkına kime ne, Kürt'se Kürt, İranlıysa İranlı... Muhteşem söylüyor, çalıyor, dilini bilmesem de yüreğimi titretiyor. Sanatta ırk sorgusuna tutuşan yurdum insanlarını hayretle karşılıyorum. (Çok tuhaf şeylersiniz.) Onun müziğini hak etmiyor, verdiği hazzı hak etmiyor. Bence hiç dinlememeliler onu.
Bir Kürt yetişmiş hemen imdada...
"Genelde onu senin aziz Türk kardeşlerin yapıyor işte :) maksat Kürtçeye Kürtlere muhalefet olayım, nasıl bir yaraları varsa artık :) adamın öyle hastalıklı şizofrenik bir zihniyeti var ki nerde Kürtçe şarkı türkü bulsa bu şarkı Kürtçe değil zaten Kürtçe yok Kürt de yok.) Kürtlerin zaten ülkesi yok, ezelim onları, küçük düşürelim, asimile edelim, Kürtlüğünden utansın ki dilini konuşmasın."
Fazladan bir şeylerden söz etmek gerekiyorsa, duyulan nefretin Kürtleri nasıl çizgi dışına çekmek isteğini azdırdığını konuşalım mesela. Her alanda kuşatılmışlık var, her alanda dışlanma; çizgi dışına çıkarıp, ağzını burnunu kırma, tugaylarda tümenlerde kaybetme, bodrumlarda kül etme. Ne gelirse aklınıza.
"Adamın nasıl bir yarası varsa", bir devlet geleneğinin hayatın kılcallarına sızmış kodudur aynı zamanda. O "yara"nın tam olarak nerede olduğunu bilemeyeceğiz. Neresinden kanayıp durduğunu, ya da kimin kaşıyıp kanattığını... Ya da sanıldığı gibi zihinde değil de başka bir yerde, mesela çok yanlış yerdedir bu yara ve orada kanayıp durmaktadır aslında? Ve bu bir utanca tekabül ediyorsa, yüzleşmek yerine, sebep olanı kuyuya gömmek, utancına karşılık olarak düşürülüyordur hayata. İçlerinde taşıp taşıp duran bir öfke var evet, ama biraz toplum içinde kendini belli edemeyecek bir utanca işaret eden taşma hali. Çizgiden taşmak, bataklığa doğru koşmak, imkansızı mümkün kılacak rüyalara yatmak ve kalktığında bir ülkenin gözü önünde bir halkın yedisinden yetmişine kabus yaşatmak... Dert bu.
Bent çekmek lazım taşkınlar için. Kalın duvarlardan, suyun yontup yıkamayacağı bir maddeden (geri dönüşümlü olsa mesela) bent kurup, kabusun fıtrata dönüşmesini imkansız kılmak!
...
Bir başka anlatıcı Nasreddin Şah'ın ölmeden kısa bir süre önce Kirmani'ye "Eğer yaşarsam sana farklı bir biçimde hükmedeceğim" dediğini öne sürer.
Anlayana...
Bent kurmak lazım, bent...