Bu yazının yazıldığı saatlerde Cizre’deki üç farklı binadan morglara taşınan cenaze sayısı 84 idi. Binalarda bulunan insan sayısı düşünülecek olursa sayının 138’e çıkması muhtemel. İç İşleri Bakanı Efkan Ala, "operasyon" bitmesine rağmen ‘sokağa çıkma yasağı devam edecek’ dedi. Diğer yandan, katledilenlerin bedenleri farklı kentlerlerdeki hastanelere yollanıyor. Katliamların yapıldığı alanlara günlerdir kimsenin girmesine izin vermiyorlar. Gitmeye çalışan gazeteciler tutuklanıyor. Diğer yandan da evleri yakmaya devam ediyorlar. Ortada karmaşık bir durum yok. Henüz boyutlarını tam bilmediğimiz bir savaş suçu işlendi. Devlet şu aşamada işlediği savaş suçlarının kanıtlarını göstere göstere yok ediyor. Yapılan vahşetle Kürtleri sindirmek isteyen devlet, sosyal medyadan savaş suçu fotoğrafları paylaşırken resmi açıklamalarla bu fotoğrafların gerçek olmadığını söylüyorlar.
Cizre’de 2 şey oldu. Bir tanesi savaş suçu. Diğeri de Cizre Halk Meclisi’nden Mehmet Tunç’un son sözleri: "Cizre’de 100 kişinin ölmesiyle özgürlük mücadelesi bitmeyecek kimse moralini bozmasın… Kalan insanların bizimle gurur duyması lazım… Cizre diz çökmedi". Ölüme nefes kadar yakınken bir insanın bu sözleri söyleyebilmesi sadece cesaretle açıklanabilecek bir şey değil. Çoğu insan Mehmet Tunç’un sözlerini hemen her katliamda mağduriyetin kaldırılması en zor noktaya ulaştığı anda başvurulan "ölüm var ama direniş de var" kalıbının tekrarı olarak okudu. Yanlış bir okumaydı. İnsanlık tarihinde örneğine az rastlanan bir şey gerçekleşti. Yaralı olmayanlar kati bir ölümü beklemek yerine ölüm riskini göze alarak çıkmaya çalışabilirlerdi. Kaçma olasılıkları da vardı, savaş hukuku uygulanma sözü verilmemişken beyaz bayraklarla çıkma imkanları da… Çıkmadılar. Ne yaralı arkadaşlarını ne de yitirdikleri arkadaşlarının bedenlerini bırakmadılar. Bunun bir yandan elbette savaş psikolojisi ile alakası var. Ama onlarca insanın dışarıdan bakanların "ölümü beklemek" diye okuduğu şeye karar vermelerinin psikolojik bir açıklaması yok. Tamamen iradi bir tavır. Sorulması gereken soru şu: Biz, yani Cizre’deki bodrumlarda olmayanlar olarak bu iradeyi anlayabilir miyiz? Ya da anlatabilir miyiz?
Cizre anını anlamaya çalışmadan önce Fransız filozof Alain Badiou’nun bu olayları anlamak için yaptığı tanıma başvuralım: "Politik mücadeleler, isyanlar, devrimler yapısal etkiler/sonuçlar değil, anlardır ve anı yakalamak, koşulları adlandırmak vs. bize düşer. Ama an, politik mücadeleler toplumsal çelişkileri anlatır/ifade eder ve içine alır. İşte bunun içindir ki bir isyan hem tekil hem de aynı zamanda evrensel olabilir. Salt tekil, çünkü o bir andır, arı an ve evrenseldir, çünkü sonuçta bu an genel temel çelişkilerin ifadesidir".
Cizre’nin ürettiği hakikatin evrenselliği, sadece Kürt halkının özgürleşme mücadelesinin sınırlarını değil milyarlarca insanın sahip olduğu siyasi kanaatler rejiminin sınırlarını zorluyor. Ortada ne kadar cenaze varsa, o cenazelerin kendi temsilini üretmediği, ta kendisi olduğu, cenazelerin birbirlerine yapışarak materyal sınırları hiçleştirdiği iradi bir hakikati üretmesi söz konusu. Bu hakikat, bodrumlarda üretildi. Yeni bir varoluş olasılığının hakikati… Evrensel savaş hukuku talep etmesine rağmen eşit özneler olarak görülmeme dayatıldığında ölüme gitmenin hakikati. Koşullar ne olursa olsun yanındakileri bırakmayı reddetmenin hakikati. Özgürlük imkanının bedelinin üst sınırlarını gösteren, izleyen tüm insanları borçlandıran, kendisinden büyük bir şey olan ve kavramaya zorlamanın hakikati. Mehmet Tunç, kan ve katliamın dehşetiyle bu hakikatin perdelenebileceğini bilerek ilk günden itibaren sürekli uyardı. Hiç yalvarmadı. Günlerce yan yana kaldıkları susuz, yaralı veya ölü insanlarla birlikte kaldılar ama yalvarmadılar. Med Nuçe’nin yaptığı son telefon bağlantısında, bir yanında gözünü kaybetmiş diğer yanında da kolunu kaybetmiş arkadaşları olduğunu söyleyen Cizreli genç, yine yalvarmadı. Yaralıların durumunu çatışma sesleri arasında yumuşak bir ses tonuyla teker teker aktardıktan sonra, "Ambulans gelse iyi olur" dedi. Korkunç olağanüstü koşullar içindeki olağan konuşma biçimini kavrayabilmek, ancak geriye bıraktıkları hakikati anlamakla mümkün. Aksi imkansız.
Cizre hakikatini kavramak adına yine Alain Badiou’nun bir sözünü hatırlamakta fayda var: "Özgürleşme siyaseti için en fazla korkulması gereken kurulu düzenin elindeki baskı değil, nihilizmin içselliği ve kendi boşluğuyla gelen zulmün sınırsızlığıdır".
Devlet, Cizre katliamları üzerinden Kürtlere nihilizmi ve getireceği boşluğu dayatmakta. Cizre hakikati ise tam tersini. Kuşkusuz, meclis kürsülerinde ağlayan vekiller ile Cizre hakikati arasında muazzam bir açı farkı var. Bu fark kapanmadan özgüleşme siyasetinin kati bir sonuç üretmesi zor görünüyor. Ama daha önemlisi, ölmek üzereyken istenen suyun temin edilme imkansızlığının yanında durabilen ve hiçbir şekilde yanındakinin elini bırakmayan bir iradenin herkes tarafından kavranabilmesi.