Saygı değer okurlar, sizlerle tarihi bir yolculuğa çıkalım. Bütün canlıların yaşamı bir yolculukla başlar. Şairin dediği gibi: “Yolun sonu görünüyor’la” son bulur. Hiç doğmamışçasına.
Ana rahmine düşen sperma, üretken özelliğini taşıyorsa ve ana doğurgansa; sperma yumurtayla birleşir. Döllenme başlar.
Canlının serüveni bundan sonra başlar. Sperma, yumurtanın içine girince, birbirlerinin etrafında dönmeye başlar. Kırk gün var olma mücadelesi devam eder. Kırk birinci gün, şayet bir kazaya kurban gitmezse; canlı oluşur. Bazıları bu olaya kırkların cemi derler.
Pek çoğumuz okumuşuz, Kırklar Cemi’nin oluşumunu: Rivayet edilir ki, İslam peygamberi Kırklar Cemine uğradığında sorar: “Sizler kimlersiniz? Sizlere kim derler?” Topluluktan biri şu yanıtı verir: “Bizlere kırklar derler. Birimiz kırkız, kırkımız biriz. Birimizin kolu kanarsa, kırkımızın kolu kanar aynı anda” derler. O an birinin parmağı kanatılır. Otuz dokuzun parmağı kanar. Bir damla kan da cama dökülür. O kanda, yiyecek için dışarıya giden arkadaşların kanıdır. Aslında, kırk gün ana rahminde oluşan fetüstür (oluşan döldür).
Kırk birinci gün oluşan canlı, dokuz ay on gün sonra, barut ve kan kokan dünyaya gözlerini açar. Dünyaya gelir gelmez ilk yaptığı eylem: “Ağlar”. Niye ağlıyor biliyor musunuz? İçine düştüğü dünyanın, antidemokratik siyasi ve ekonomik gidişatını hisseder.
Günün birinde, Gaziantep Doğum Evi Hastanesinde bir hastaya narkoz veriyordum. Doktor, çocuğu ana rahminden çıkardığı zaman, ağlamıştı. Bilimsel olarak: çocuk, değişik bir atmosfere çıktığı için ağlamıştı. Muziplik olsun diye, doktora sordum: çocuk niye ağlıyor? dedim. Doktor “bilmiyorum” dedi ve ilave etti: “Sence neden ağlıyor?” Şu yanıtı verdim: Çocuk diyor ki: Behey vicdansızlar, ben havanızı yeni soludum. Döktüğüm, kırdığım hiç bir şeyiniz yok. Duyduğum kadarıyla on bin lira borcum varmış ben ona ağlıyorum diyor.
Sevgili okurlar, olay 1975’lerde geçer. Şimdi doğan çocuklar, ne on bin lira; belki de on milyonu aşkın bir borçla dünyaya gözlerini açıyorlar.
Konumuza dönersek, çocuk büyümeye çabalar. Kızamığa, çocuk felcine, tifoya yakalanmazsa büyümeye devam eder. Önce emekler. Tüm gayesi ayağa kalkmaktır. Dik durmaktır. Ayağa kalkar. 15-25 yaşına dek uzanır. Ondan sonra, karın eridiği gibi, çökmeye başlar. İki metre beze sardırılır, dünyaya gelmemişçesine ait olduğu yere göç eder.
Yazar William Saroyan der ki: “İnsanlar, çevrelerinin ürünüdür”. Ne acıdır ki, insan anasını babasını ve doğum yerini seçme olanağına sahip değil.
Bu yaşam serüveninde, pek çoğu kuru bir ekmeğe talim eder, kimi peygambere kavuşmak için IŞİD’a gönüllü asker olur. Bazıları da 23 yaşlarında gemi filolarına sahip olur.
Bilgenin biri derki: “Hayat dediğin bir an, gerçek olduğu kadar da yalan.” Dün sokakta gördüğümüz kapı komşumuzu, bugün sağ olarak görebilecek miyiz? Orası meçhul.
Bir başkası: “Hayat dediğin üç gündür. Biri dün, geride kalmıştır. Biri gelecek gün. Akıbeti bilinmez. Bir bilge, “en güzel günler, yaşamadığımız gelecek günlerdir” der. Biri de bugün. Demek ki yaşam yaşadığımız gündür. Ne mutu o günü mutlu, insanca yaşayana.
Yazımı noktalarken dileğim: düşlerinizin yaşam bulmasıdır.
Elbistanliali1944@gmail.com