“Dayanışma; ezilenlerin inceliğidir.” 

Che Guavera 


Başa dönmek dediğimiz şey, Türkiye’nin durduğu yerdi. Her şeyi korkunç hale getiren anlayış, alışkın olduğumuz tutumun ezelden beri içselleştirilmiş, yeşil boyutudur. Renk değiştirmiş inkarın, kendini koruyarak, yok etmenin yöntemlerini 90’ların motivasyonundan da öte yöntemlerle halletmeye çalışmasıdır. Bir daha deneyelim, bu kez göçertiğimiz insanlara şehirlerde, kasabalarda vuralım denemesidir. Devlet renk değiştirmiş üslubuyla, çılgınlığını sağlamlaştırılmış mevzilerde denemek istiyor. Terör dediğimiz olay, resmi makamların almış olduğu kararların medya vesilesiyle meşurlaştırılması, nafile bir çöküşün korkan haliyle, halkın tüm kesimlerine saldırmayı özel yöntemlerle uyguluyor olmasından başka bir şey değildir. 

Direnişin karşısındaki keyfi uygulamaları bir sonuç olarak ele almak ve duyduklarımız karşısında irkilmemek elde değil. Bir başbakana sorulmuş bir sorunun cevabı, insan olmanın da ötesinde, korkunç bir durumu ifade ediyor. “Biz ne zaman uygun görürsek, Cizre ablukası o zaman kalkar” diyor. Bu keyfi durumdan öte bir söylemdir. Bir nefretin kendini yenilemesinden başka ne olabilir ki? Aklını yitirmişlik böyle bir şey olmalı! Nasıl bir memleket ki nasıl bu hale getirdiler insanını, kurt gibi uluyan insanlar, sadakatini dile getiriyor. Kötü olmaktan gurur duyan insanlar yaratılmış... İnsan ürküyor, utanıyor. Oysa sadakat köpeklik değildir.

Türk siyasetinde yok etmek bir yemin gibi kendini yenileyen ırkçı bir sosyolojidir. Bu son yaşananların göstergesi, bir nefretin doruk noktasında hiç de ders çıkarılmamışa benziyor. Bir avuç ırkçının sokaklarda nefret tohumu ekmesi, bir savaş halidir. Bir ülkenin alt üst olmasıdır. Bir seçim kazanmak adına, bu kadar şuursuz bir siyaset gütmek, ne kadar doğru? Birçok etnik halkın yaşadığı bir ülkede, Türk ırkçılığını boyutlandırmak, diğer tüm etnik halkları da tehlikeye koyuyorsa ve sorunlar etap etap büyüyecekse, kazanılan iktidarın ne anlamı olabilir ki? 

Oluyor işte. Buna benzer durumlar tüm dünyada olmuştur. Almanya; 2. Dünya Savaşı’nın sonuçlarını Hitler’le sınamıştı. Sonuç, hüsran ve büyük utanç... Biri kendi çıkarlarının hesabını ve egosunu politik gücün ortasında sınayarak herkesi kendine kurban seçiyorsa, orada faşizm uygulanıyor, tıpkı Hitler gibi, Franko gibi! Bu adamlar hep birbirine benziyor. Söylemleri de aynıdır. Irkçılığın duayeni Hitler; “Düşman yıkacağına biz yıkalım, yıkalım ki düşman şehirlerimize girdiğinde bir çölle karşılaşsın” der. Yani zafer yoksa Alman halkı da yoktur. İnat aşılması gereken bir huy, zararın neresinden dönersen kardır misali... Fakat o huy öyle bir şey ki dünyanın hangi coğrafyasında olursan ol, kan bağı gerekmeksizin aynı özelliklerle hayata kendini oyun gibi dayatıyor. Korkunç olan, o oyunun içinde ölümlerin olmasıdır. Kendilerinin bilmediği ya da hatırlamak istemediği şey; her oyunun bir sonu olduğu ve o oyunda herkes mızıkçıdır, kendilerinden hariç! Hitler Berlin elden giderken, onu yok etmek istemiştir. “Benim olmayanı yok ederim.” Kürdistan şehirleri topa tutuluyor şu an, Kobanê, Lice, Cizre, Sur, Yüksekova vb. Faşizm her dönem aynı özelliklerle karşımızda, zaman aşımı gerekmeksizim...

Tüm sorunların hedefinde huzursuzluk vardır. Demokrasiden uzak bir grubun istediği de budur. Demokrasi yoksa huzur da yoktur. O zaman kuralların da gereği yoktur. Kendini konuşturmak isteyen bir güç yalanlarla onu besleyen kitleler yaratarak “yol benimdir” der. Bu ülkeyi en çok sevenler onlardır. Onu korumak için olunmadık söylemlere sarılırlar. Bakanları, televizyon ekranlarında alay eder gibi “şehit olmak” istediğini söyler. Eleştirenleri itibarsızlaştırmanın yolunu seçerler. Yeniden yalan, onların bir türlü savunma güdüsü oluyor. 

Savaşı hedefine alarak, duygu sömürüsü yüklemini güncelleyen bu yalancılar, almış oldukları kararın yaratacağı sonucu da biliyor olmaları gerekiyor. Bilmek bazen yetersiz bir kavramdır. Sorunların çözümü için olması gereken iyi niyet, dürüstlük, insani değerlerin farkındalığı, saygı, empati, başkası, diğerleri tüm bunların özümsenmesi bir çözümleme nedenidir. Yoksa bunlar, dillendirilen barış söylemleri, kardeşlik vurgusu, yalandan öteye gidemez. Bu kadar çirkin insanın siyaseti de o kadar çirkin oluyor. Çirkinin kardeşliği de kalleşçedir. Öyle kardeşlik olmaz olsun dedirten cinsten... Yaratmış oldukları insan tipinin hali, korkunç bir görüntüdür. Aşağılayan, nefretin en büyüğünü kusarcasına, komşusuna fırlatan bu şey ancak kirlenmiş bu siyasetçilerin varlığıyla izah edilebilinir. Kendi varlığını yok etme üzerine kurgulamış bir siyasetin acımasızlığı da hiçbir şeye benzemiyor. Yalanları da öyle, çok güzel yalan söylüyorlar. Hiç utanmıyorlar ve durdukları yer hep aynı zemin.