Tuareglerin sözcük gerillası HAWAD anlatıyor... 2. bölüm


Tuareg şair ve ressam Hawad, Fransa’nın Tuareg ülkesinin Nijer hakimiyetindeki parçasındaki maden ve diğer kaynakları sömürmek için saldırgan bir politika izlediğini belirterek, “Hem ulusal hem de yerel bazda, elle tutulur hiçbir Tuareg temsiliyeti yok. Halk topraksızlaştırılıyor, yaşamsal araçları elinden alınıyor. Sadece polis kontrolü, asker şiddeti ve marjinalizasyon var. Tuareglere mevki verilmez; hatta yabancı şirketler bile Tuareglere mevki vermez! Tuaregler üniversite okuduğunda burs verilmez. Tuaregler orduya alınmaz. Tabii Fransa devleti, sömürge döneminden kalan işbirlikçi Tuareglerin çocuklarını bugün de hizmetinde kullanıyor; fakat bunlar bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az” dedi.

Tuareglerin yaşam alanlarını korumak için birlik olmasının şart olduğunu tekrar eden Hawad, “Tuaregsiz bir Sahra, madenlere hücum edilen ve bu rekabet sonucunda zehirli atık çöplüğüne dönüşmüş bir Sahra olacak” diye kaydetti.

Hawad, Avrupalı ve Amerikalı gazetecilerin söyleşi taleplerini reddetmesine rağmen gazetemizin talebine olumlu yanıt vermesinin gerekçesini ise şöyle anlattı: “Kürtlerin beni anlayacağını düşünüyorum. Kürtler, ben ve patika. Kürtlerde açlığı aç bıraktılar, susuzluğu susuz bıraktılar; ama Kürtler yine de paraya teslim olmadı. İçlerinde davalarını paraya satmayan çocukları olduğu sürece kimse onları köleleştiremeyecek... Eğer bana imkan verilirse, tablolarımı Diyarbakır’da sergilemek istiyorum. Aynı zamanda Kürdistan’da dolaşıp halkımızı Kürt kardeşlerimize anlatmak istiyorum.”


Nijer’le devam edelim... Buradaki Tuareglerin durumu nedir?

Tuaregler en çok Nijer’in kuzeyinde, Cezayir ve Libya sınırında bulunur. Tuareglerin en büyük siyasi, jeopolitik ve ekolojik sorunları da burada. Fransa’nın buradaki enerji kaynaklarına, uranyuma el koymasından kaynaklı büyük bir kaos var. Çevresel açıdan büyük zararlar veriliyor; doğal kaynakların tamamıyla yok edilmesi söz konusu. Yerli halkın kullandığı su tüketiliyor, toprakları kirletiliyor. Topraklara güneyden getirilen ve Tuareglere düşman olan topluluklar yerleştiriliyor. Bütün boyutlarıyla bir kaos var.

Bu bölgedeki Tuareglerin sorunu sadece Nijer’le de değil; asıl sorunları Fransa’yla. Zaten Fransa, uranyum madenlerini kendi askerleriyle koruyor. Bölge doğası, hemen hemen yok edilmiş durumda. Cezayir devletinin bizden zorla alıp uluslararası maden şirketlerine sattığı topraklarımızdan, kayalıklara kazınmış binlerce Tifinagh alfabeli yazıttan bahsetmiyorum bile! Bu felakete karşılık ne okul, ne hastane, ne yol, ne de başka herhangi bir hizmet verildi. Böyle büyük bir sefaletle yüz yüze. Mali’den çok daha büyük bir zulüm var.

1990’dan bu yana Nijer’de, halkımıza karşı kötü davranılıyor. En küçük bir talebe veya başkaldırıya katliamlarla cevap veriliyor. Ama en kötüsü de, hiçbir hakka sahip olmayan insanların ezilmesi, vatandaştan sayılmaması... Hem ulusal hem de yerel bazda, elle tutulur hiçbir Tuareg temsiliyeti yok. Halk topraksızlaştırılıyor, yaşamsal araçları elinden alınıyor. Sadece polis kontrolü, asker şiddeti ve marjinalizasyon var. Tuareglere mevki verilmez; hatta yabancı şirketler bile Tuareglere mevki vermez! Tuaregler üniversite okuduğunda burs verilmez. Tuaregler orduya alınmaz. Tabii Fransa devleti, sömürge döneminden kalan işbirlikçi Tuareglerin çocuklarını bugün de hizmetinde kullanıyor; fakat bunlar bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az.

Bu bölgede birkaç yıl içinde bir damla su bile kalmayacak. Uranyumu ihraç etmeden önce yıkamak için bütün yer altı su kaynaklarını pompalıyorlar. Kum rüzgarı, radyoaktif maddeleri ve açıkta bırakılan uranyum tortusundan çıkan radon gazını yayıyor. Bunun haricinde Fransa’nın 1960’lı yıllarında Sahra Çölü’nde yaptığı atom bombası denemelerini de unutmamak gerek. Hala atıklar orada, sadece kumun altına gömülmüş, o kadar.

Yani devletler, sadece el koydukları topraklarımızı kullanmakla kalmıyorlar; ayrıca bizi atom bombası ve uranyum atıkları içinde bırakıyorlar. Yeni hastalıklar ortaya çıkıyor, çok fazla insanın yaşamına mal oluyor.

Mali’de olduğu gibi Nijer’de de isyanlar oldu. Bugüne dek, durum elverişli olmamasına rağmen isyanlara katılacak insanlar hep var oldu. Unutmamak gerekir ki, topraklarımız üzerinde hala durmadan uçan insansız hava araçlarının üsleri var. Burada çıkarlar öyle somut ki! Onlara verdiğimiz en küçük fırsatta bizi katletmekten çekinmeyecekler.

Tuareglerin başına gelen her şeyin ilk sorumlusu, bu arlit ve uranyum madenleri. Alanda bunların peşinde sadece Fransızlar da yok; Çinliler, Kanadalılar ve başkaları da var.

Nijer’de bunların dışında Tuaregleri canından bezdiren bir de, Arapça konuşan Sahralı paramiliter milisler var.

Birkaç yıla kalmaz Nijer’de, Tuareglerin yaşadığı yerlerde yaşamak imkansız, yasak hale gelecek gibi görünüyor. Sadece askeri ve siyasi zulümden dolayı da değil; talan edilen doğal kaynaklar ve yayılan zehirli atıklar, yürütülen yıkıcı ekonomik siyaset yüzünden... Nijer bir devlet değildir. Tek yaptığı, orada yaşayanlara haber vermeden, fikirlerini dahi sormadan Tuareg topraklarını sağa sola ucuza satmak!

Tuareglerin yaşadığı kaosun ana merkezi Nijer’in kuzeyidir. Fransa devleti, 2. Dünya Savaşı‘ndan ve uranyumu bulduğundan beri, Tuareglerin kaybolmasını istiyor. Siyasi bir temsiliyet ortaya çıkması şöyle dursun, bir adları bile olmasını istemiyor. Bir şairin bile Tuareg olarak adlandırılmasını istemiyor! Her şey bunun etrafında dönüyor...


Peki Cezayir’deki Tuaregler?

Cezayir devleti, işgal, sömürgeleştirme ve iskan siyaseti yürütüyor. Devlet Tuaregleri Arapça konuşan Kuzey Cezayir nüfus denizi içinde boğdu. Tuareglerin hiçbir etkinliği, rolü yok; onlara sadece biraz buğday kırıntısı veriliyor. İçleri samanla doldurulmuş ölü canlılardan farkları yok. Halbuki ülkenin petrol ve gazı güneyde bulunan Tamanrasset’ten, yani Tuareg topraklarından geliyor. Bu bölgede diğer madenlerin de büyük rezervleri var.

İsyan eden gençler de var; ülkenin doğusunda isyanlar oldu. Ama Cezayir devleti hemen boğdu. Havuç-sopa siyaseti uyguluyor: Hem bastırıyor hem de biraz karınlarını doyuruyor. Politikası biraz Saddam döneminde Kürtlere karşı uygulanana benziyor.


Libya’da da durum aynı mı?

Kaddafi dönemi Libyasında Tuaregler önemli mevkilerde yer buldu. Libya, Tuareglerin tam vatandaş olarak kabul edildiği tek ülkeydi. Tabii o da kamu alanında Tuareglerin kimliklerinden ve kültürlerinden vazgeçmeleri şartıyla... Libyalı olarak kabul ediliyorlardı; devletin Libyalı Tuareglere karşı herhangi bir şüpheci yaklaşımı yoktu. Liseye, üniversiteye, idareye, Libya ordusuna girdiler; önemli mevkilere geldiler. Fakat rejim, resmi olarak sadece Arapları kabul ediyordu; yani asıllarını, kimliklerini terk etmeleri karşılığında bu mevkilere geldiler. Tabii bütün bunlar Kaddafi dönemindeydi.

Tuaregler Kaddafi sonrasında Kuzey Libya’daki Amazighlere katılmaya gittiler. Unutmamak gerekiyor ki, Libya’nın batısından Akdeniz’e kadar uzanan alanı Amazighler kontrol ediyor; Tripoli’nin doğusunda bulunan Zouara’dan Nijer sınırına kadar. Libya Tuaregleri, gençleri, kuzeydeki kardeşlerine katılmaya gittiler. Libya’da sadece Libyalı Tuaregler yok, bir de diğerleri var, Kaddafi döneminde gelip orduya katılmış olanlar. Bunlar da siyasi ve askeri kaderlerini Kuzey’deki kardeşleriyle birleştirecekleri anı bekliyorlar.


Halkımı Kürtlere anlatmak istiyorum


Modernizm, Tuareg kültüründe, yaşam biçiminde yaralar açtı mı?

Modernizmin kendisi herhangi bir zarara yol açmadı. Asıl zararı, modern kültür adı altında ithal edilen, devleti olmayan bir halka uydurulmak istenen hegemonik kültür verdi. Tuaregler buna yalnızca, kullandıkları bir yetenekleri olan göçebelik sayesinde direniyor. İçi saman ile doldurulmuş modernite ve elektronik aletleri bazılarında hayranlık yaratabilir, özünden uzaklaşmasına neden olabilir ama Tuareglerin kıymetli bir kapasitesi var: Dışarıdan gelen aletleri kendilerine uyarlamayı ve dönüştürmeyi iyi biliyorlar. Yani sorun modernizm değil, sorun devlet ve güçlü müttefiklerinin kültürel emperyalizmi.

Günümüzde devleti olmayan halkın vay haline! Kültür ve dil, zorla dayatılan şeyler; hükmetme kaynağına dönüşüyor. Ama Tuaregler, modernitenin bu araçlarını beklenmeyen gayeler için de kullanabiliyor. Egemenlik altında olmanın verdiği zarara karşı hala orijinalliğinin izlerini nakşetmeyi beceriyorlar.

Tuaregler 1980’e kadar askeri açıdan bir orduyu zora sokabileceklerini hayal bile edemezlerdi. Beş yıldan az bir zamanda bu tekniğe hakim oldular. Okuma yazması olmayan kişilerin New York gibi kentlerde sorunsuz şekilde bütün açılardan kendini yaşatabildiği, uyum sağlayabildiği görüldü. Tabii ki bunun Tuareglere zararları da oldu ama orijinal bir direniş ve uyum sağlama biçimi de ortaya çıktı. Şimdi sorun, bunları daha orijinal hale getirip toplumsallaştırabilecek özgür bir alan bulmak...


Peki Orta Sahra’nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Orta Sahra, ekonomik, kültürel, jeopolitik açıdan kuşatılmış durumda... Bu bölgenin bir nefes borusuna ihtiyacı var ve bunu da sadece Kuzey’deki ve Avrupa’ya, Amerika’ya göç etmiş Amazighler sağlayabilir. Amazigh diasporası, bunun için gecesini gündüzüne katmalı. Bunu aynı zamanda kendi çıkarı için de yapmalı, çünkü Tuareg Sahrası‘nda hala Amazigh kültürünün, kimliğinin büyük kalıntıları var. Amazighlerin geleceği buna bağlı. Eğer Tuareglere bir nefes borusu açabilirlerse kurtulacağız. Fakat bu hedefe ulaşılamazsa Sahra kaybolacak, onlar da kaybolacak.

Bunun yanında tabii ki, gurbetçi ve egemen sisteme eklemlenmiş kişileri kıskaca alan tehlikeleri tanıyoruz. Tehlike onu, sistemin soytarısına, insan eti yiyen canavarın soytarısına dönüştürebilir. Ama birkaç yıldan beri gidebilecekleri her yere gitmiş, dolaşmış bazı gençler var ve onlar da halen hegemonik modelden kurtuluşun arayışları var. Çünkü artık, “Ben Amazigh’im, direniyorum” demek yetmiyor. Kendinle kurduğun bütün ilişki parametreleri bile seni ezen düşmanına benziyorsa, bu şekilde direnmenin kime ne faydası var?

Kolay bir iş olmadığı ortada. Tam bir devrim gerekiyor. Ama kat edilen mesafeye baktığımızda, bu mümkün görünüyor. Birkaç yıl öncesine kadar Amazighlerin çoğu kendi alfabelerinde yazmayı bile reddediyorlardı; devletlerin söylediklerini papağan gibi tekrarlıyorlardı. Neymiş, onlara ait olan şeyler bilimsel değilmiş, ilerici değilmiş, modern değilmiş! Devlet tarafından onaylanmayan hiçbir şeyin geçerliliği yokmuş! Ama bugünlerde eskiye oranla bundan uzaklaşma var. Yani yeni nesillerde umut var. Bu nesil, kendini ezik hisseden, küçümseyen, aşağılayan eski gurbetçi jenerasyonu gibi değil. Çocuklar yüksek öğretim okuyorlar; sistemin soytarıya dönüştüren, kendi kendini yiyip tüketen yamyama dönüştüren yanını daha iyi görüyorlar. Artık bu tür şeyler karınlarını doyurmuyor.

Şimdi bütün Tuareglerin, yaşam alanlarını korumak için birlik olması şart. Tuareglerin yurdu sadece Sahra’nın akciğeri olmakla kalmıyor; aynı zamanda Akdeniz’i Sahel’e, Atlantik Okyanusu’nu Ortadoğu’ya bağlayan bir köprü görevi görüyor. Bu dünyalar arasında geçişi sağlamak her zaman Tuareglerin rolüydü; özgür ve hala kaderlerine yön verdikleri zamanlarda tabii. Bu olmaksızın Sahra’nın bugün yaşananlardan başka bir geleceği yok. Yani Tuaregsiz bir Sahra, madenlere hücum edilen ve bu rekabet sonucunda zehirli atık çöplüğüne dönüşmüş bir Sahra olacak.


Tuareglerin diğer Amazighlerle ilişkileri nasıl?

İlişkiler çok iyi. Kardeşçe. Ama beklediğimiz düzeyde değil tabii. Hala yeniden buluşmanın verdiği duygular içindeyiz. Ortak noktalarımız çok ama bunları paylaşmanın zorluğunu yaşıyoruz. Ve tabii hepimiz farklı devletlerden ayrımcılığı öğreniyoruz. Günümüzde bazı Tuaregler ve Mozabitler’in (Cezayir güneyinde yaşayan Berberi grup) yaşadığı acılar, hepimizi etkiliyor. Son Tuareg isyanlarıyla beraber Amazighlerin başka Amazighlerin davasına ilgi gösterdiği, kendi davası olarak görüp desteklediği görüldü. 

Nasıl bir toplum istiyoruz? Bize zulmeden, günden güne çürüyen tüketim toplumu için mi her şey? Evet, bazıları bunun dışına çıkmış durumda; davalarına çok bağlılar ve geniş bir vizyona sahipler. Güneyden kuzeye kadar Tamazgha (Amazigh yurdu) şiirsel olarak Amazighlerin beyninde kök salmalı. Bu sadece dil, kültür ya da uzaklarda kalmış ortak aidiyet ile ortaya çıkmıyor; günümüzde yaşadığımız durumla da, bölünmüşlük, parçalanmışlıkla da ilgili bir durum. Kopukluk giderek telafi ediliyor ama kolay değil. Atalarımızdan, toplumumuzdan miras kalan düşünce ve bilgileri, dışarıdan, sömürgecilerin okullarından gelen ve içselleştirilmiş düşünce ve bilgilerle nasıl uyumlu hale getireceğiz? Bu azmi nerden bulacağız? Bana göre Tuaregler bu konuda deneyimli ve Kuzey’deki kardeşlerinden daha az bariyere sahip.

Bizim hayalimiz göç etmek değil, topraklarımız üzerinde özgürce yaşayabilmek. Kendime soruyorum: Eğer Avrupa veya ABD sorunsuz vize verseydi, Tuaregler dışında kim Kuzey Afrika’da kalırdı? Bizim için, insanların çöl olarak adlandırdığı bu yerler çöl değil. Her taş, her kum tepesi, rüzgarın şekillendirdiği her form konuşuyor. Kendini bir romana, bir filme kaptırmış bir kişiyi düşünün, hikayeyi yarım bırakabilir misin? Sahramızda olduğumuz her gün yeni şeyler öğreniyoruz. Farklı anlamlar çıkarıyoruz. Şiirsel anlamıyla bu alan, bizim için aynı zamanda dünyayı anlamaya yardımcı olan zihinsel bir alan. Çöl bizim için yazımızı, resimlerimizi, gravürlerimizi, temsiliyetimizi, estetiğimizi içinde barındıran bir kitap gibidir. Bu yüzden şiir diyorum. İnsan psikolojisi ve toprağının bedensel dinamizminin iç içe geçtiği yer. Bu vahşi toprak, fakir, zayıf, susamış toprak, bizim için yaşamın ta kendisi. Bizim simyamız, bizi bizden daha çok bu toprağa bağlayan şiirimiz. Bu büyüsü bize güç verir. Ufku sınırsız olan, hiçbir şeyin kalıcı olmadığı, her formun çoğalabildiği ve uzaktan görününce binbir şekle giren çölümüzden ayrılmak istemiyoruz.


Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Birçok Avrupalı ve Amerikalı gazeteci benimle röportaj yapmak istedi ama kabul etmedim. Kürtlerin beni anlayacağını düşünüyorum. Kürtler, ben ve patika. Kürtlerde açlığı aç bıraktılar, susuzluğu susuz bıraktılar; ama Kürtler yine de paraya teslim olmadı. İçlerinde davalarını paraya satmayan çocukları olduğu sürece kimse onları köleleştiremeyecek. Yalnız Kürtler dikkatli olmalı: Dışarıdan gönderdikleri ordular başarısız olduğunda, bu kez içlerinden bir ordu kurup onları bastırmak isteyecekler.

Son olarak: Eğer imkan verilirse, tablolarımı Diyarbakır’da sergilemek istiyorum. Aynı zamanda Kürdistan’da dolaşıp halkımızı Kürt kardeşlerimize anlatmak istiyorum.  BİTTİ


AYDIN BARAN/MARSİLYA