Bir anda, üzerinde yılların yorgunluğu kalktı sanki. Belki de gülünç hale düşmekten korkarak, zayıflığının açığa çıkmasından ürkerek, kendine bile itiraf edemediği bu düşüncenin sakınılmaksızın söylenebilmesi rahatlattı onu. “Yaban ellerde kalamadı-dayanamadı” gibi bir yargıyı, kendisi için neden bu kadar gurur meselesi haline getirdiğini sordu kendine. Hollandalılarla aynı hamurdan değildi. Bir yabancı olarak, hoşlarına da gitmiyordu. Çünkü onlarla eşit değildi. Göçmen olmak, sürüden ayrı, tek, farklı ve istenmeyen bir yük olmak demekti. “Su yolunda akar! O zaman bu kuruntu neden?” dedi içinden. “Neden bir ur gibi göründüğüm bu yaban elde kalmaya devam ediyorum?” Tedirginlik ve hüzün kokan bir gülüş, geldi ilişti dudağının kıyısına. Memleketten, tüm karşı koyuşlara rağmen, dedelerinden yadigar evi satarak ve bu nedenle babasıyla kavga ederek, birçok zahmet ve acı pahasına ayrılmıştı. Babasıyla yaptığı şiddetli tartışmalarda döne döne, “bir daha dönmem buralara” demişti. İşsizliğe, yoksulluğa, çektiği kahır dolu zahmetlere gücenik birinin ruh haliyle söylemişti bu sözü. Ama olay büyüyüp kavgayla perçinleşince, her iki tarafta da köprüler çoktan atılmıştı. Tüm yaşananlar önemini yitirip gözden yittikçe, bu söz giderek büyüyüp, bir ‘mıh’ gibi çakılı kaldı yüreğinde ve şimdi geriye dönüş demek, onurunu ayaklar altına almak gibi geliyordu ona. Diğer yandan, memleketin o yalın, çekici güzelliği, tadına doyum olmaz suyu, insanların candan yakınlığı, yakın ve arkadaş gruplarıyla yapılan içten sohbetler, ailecek yapılan kır gezintileri ve daha neler neler, Adnan’ın içindeki özlemi büyüttükçe büyütmüş, en son adeta sağanak halinde sükun etmişti yüreğine. Memleket hasretine daha fazla dayanamayıp, tüm kuruntuları bir kenara bırakarak, bir kaç gerekli eşya, eşi ve iki çocuğuyla sınırda aldı soluğu.
Kontrol ve arama için saatlerdir beklemekte olduğu sırada hasretle, yol kenarındaki toprağa çömeldi ve öptü. Eşi anlayışla, çocukları şaşkınlıkla izledi. Güllü, bu manzarayı, duyulan özlem sonrası kavuşma heyecanı, çocukları Abdullah ve Nurullah, bir duygusallık gösterisi olarak yorumladı. O anda, çömelmiş haldeki Adnan’ın başı önünde bir çift ayak belirdi. Yukarı bakınca, bir polisin dikilmekte olduğunu gördü.
“Ne yapıyorsun burada sen?” dedi poliz kızgınlıkla. Adnan, güleç bir kayıtsızlıkla, “toprağımı öpüyorum” dedi.
Adam, yumuşadı birden; “İyi!... iyi!... Öpmesine öp de, hadi kardeşim, işimiz başımızdan aşkın, kuyruğu görmüyor musun?” derken, saatlerce beklemekte olan insanların sabırsız bıkkınlığına karşı ne kadar duyarlı olduğunu ima ediyordu. Uzun süren bir aramadan sonra yola koyuldular.
Dönüş kararı çocuklar için ani olmuştu ve gönülsüzlükle karşılamışlardı. Bu durum, yol boyunca da sürdü. Adnan canı sıkkın haldeki çocuklarını, bir nebze de olsa keyiflendirmek için bir çeşit duygusal gösteriş tavrıyla, bazen gözleri dolarak, bazen coşkun bir sevince kapılarak, belleğinde saklı tuttuğu anıları anlatıp duruyordu. Trafik keşmekeşinde yol bitmek bilmiyor ve fazladan söylenen her söz, çocukların gözlerinde, gereksiz bir sahte romantizm gösterisinden öteye geçmiyordu. Yine de babalarının şu anki heyecanından, neşesinden memnundular, zira çoktandır gündüzünü değil, akşamlarını yaşayan birinin duyduğu sevinçten şüphe de duysalar, mutlulukla karşıladılar.
“Kurban olduğum memleket! Senden, güzelliklerinden ne diye bu kadar zamandır uzak kaldım ki?” diye heyecanla süredursun Adnan, o anda radyo, “haydi hayırlı tıraşlar!” reklamını sunuyordu. Çocuklar, imalı gülücüklerle babalarına takıldılar. Ardından haberlere geçildi: Yapılan eylem ve operasyonlardan, onlarca trafik kazasından, cinnet geçirenlerin küçük çaplı aile katliamlarından, uyuşturucudan, maç sonu maganda kurşunundan ve kavgalar sonucu ölenlerden bahsedildi.
Günlük akışı içinde, ölümle başlayıp-ölümle biten bu türden haberler, durmasızın tekrarlar ve günlük yaşamın bir parçası haline gelirse, insanlarda alışkanlık yaratır ve sıradanmış gibi karşılanır. Oysa, Hollanda’da büyümüş Abdullah ve Nurullah için bunlar sıradan görmenin çok ötesinde, dehşetle karşılanan, tepki duyulan türden olaylardı. Her ikisi de, duygularını kontrol edemeyerek, üstünkörü yinelediler: “Kurban olduğum memleketi... Hele güzelliklerine bak!” Onlar, sadece deneyimle kazanılan iç yargıcın çizdiği sınır ve engellerden uzak olmakla değil, aynı zamanda, bir refah toplumunun kazanımlarına, dolaylı da olsa ortak olmaktan duydukları rahatlıkla dillendirdiler bu sözü.
Adnan, asık suratla, öfkeli ve beceriksiz hareketlerle radyoyu kapatırken, çocuklarının memlekete yabancı ve zorluklarla kaşılaşmaktan uzak bu hallerine, gizli bir tepki duyuyor fakat onların suçu olmadığını bilerek, bu tavrını, küskün ve inatçı bir suskunluk altında gizliyordu. Konya’ya varana dek yine suskunluğa gömüldü.
Onları, annesi dahil, yakın ve uzak akrabaları karşıladı ama aralarında babası yoktu. Eve giderken, dört gözle bakınıp durdu; evde de değildi. “Babama bir şey mi oldu?” diye şüpheyle sordu. Bir süreliğine Cihanbeyli’ye kardeşinin yanına gittiğini söylediler. Affedilmediğini anladı Adnan, olduğu yere çöktü. Mahmurlaştı birden. Kederin dolandığı yüzüne, iç burkan bir tedirginlik gelip oturdu. Kafasının içindeki olaylar yargı, yargılar bir sürü başka kuşkularla karışıp öfkeli kararlara bıraktı yerini. Bu andan itibaren içindeki kurt kemirip durdu Adnan’ı. Geçmiş anılarını, günlük yaşamına taşırken ki hayalciliği, iki ayrı memleketteki uyumsuzluğuyla birleşince, adeta yersiz-yurtsuz, lamekan bir durumda kalmıştı. Annesi ve kardeşlerinin telkinleri de işe yaramadı. Kısa zaman sonra Hollanda’ya geri dönecekti. İçindeki kurt, kendi görüşünü, onu yaşadığı zaman ve mekandan kopararak hakim kılıyor ve benliğini yakıp-kül ediyordu.
Yılların bu birikim ve yorgunluğunu bünyesi kaldıramadı. Hastalandı ve acile kaldırıldı. Yoğunluk nedeniyle, uzun zaman ağrılar içinde kapıda bekletildi. İçeri alındığında ise kısa bir kontrolden sonra, böbrek ağrısı tanısıyla film çektirmeye gönderildi, diğer tetkikler yarıda bırakıldı. Bir ağrı kesici yapıldı ve eve yollandı. İlgisizlikten yakındı, tepki gösterdi ancak fayda etmedi. İnsanlar bir sorunu nasıl görmek isterlerse, öyle yorumlar. Bu durum nerede bulunduklarıyla ilgili olduğu kadar, kendini ‘öteki’ hissetmekle de ilgilidir. Hastanedeki bekleyişi ve sonrasında, refakatçileriyle apar topar kapının önüne konması, sahipsizlik duygusunu perçinledi. İncinen gururuna bir de değersizlik duygusu eklendi.
Kardeşlerinin işi olduğundan, sabah erkenden tek başına, hastanede bekleme sırasına girdi. Tetkiklerini, akşama doğru ancak bitirebildi fakat sonuçları için gün verdiler. Elinde çektirdiği filmle, yorgun-argın dışarı çıkıp banka oturdu. Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Boş ve ıssız bir şehre bakar gibi kendi iç dünyasına kayıtsızlıkla baktı. Kırılmış, yaralanmış yüreğinin o aşırı duyarlılığı, yaşadığı talihsizliklerin çetelesini dışındakilere çıkarıp, onları suçlardı. Zayıf insanların, sıkça başvurduğu bir savunma refleksiydi bu. Adnan, zorluklarla karşılaştığında, arkasına bakmadan meydanı terkeden kaçkınların, o teslimiyetçi bayağılığının bir lanet gibi kendisini takip ettiğini düşündü. Utançla irkildi. “Bu defa kaçmayacağım!” dedi içinden. Eşi Güllü’nün şimdi, kabuğuna çekilmiş yalnızlığından sıyrılıp şişmanlığına aldırmaksızın nasıl canhıraş çalıştığını, yeniden hayat bulan heyecan ve neşesinin nasıl kendisini de canlandırdığını hatırladı. Sevinçle ayağa kalktığında, çoktan bir karara varmıştı.
Bankaya uğradı. Onbeş bin YTL kadar olan tüm parasını çekip bir poşete koydu. Bir elinde film paketi, diğerinde içi dolu para olan poşet, Muhacir Pazarı’ndan kararlaştırdığı istikamete doğru yürümeye başladı. Daha ne olduğunu anlamadan biri, elindeki büyük paketi kapıp kaçtı. Verdiği onca zaman ve uğraştan sonra çektiği filmin çalınması, tüm yılların birikimini kusan, kudurgan bir öfkeyi ateşe verdi. Böyle anlarda insan, kapıp götürülen değersiz bir eşyanın hesabından ve yine içinde bulunduğu tehlikenin ayırdında olmaktan çok, varlığını, öfkenin kör ettiği hesapsız bir cürete terkeder. Adnan da öyle davrandı ve düşünmeden kovalamaya başladı. Ellili yaşlarda olmasına rağmen bu kadar hızlı koşabileceğini söyleselerdi; o yaşlılığı çoktan kabullenmiş bıkkın insanların tavrıyla mümkün görmez, delilik sayardı. Ama şimdi, inanılmaz bir atiklikle kısa zamanda kapkaççıyı yakaladı. Diğeri, katillere has içgüdüsel davranıştan mı yoksa korkudan mı kaynaklı bilinmez, bıçağını çekip Adnan’ı boğazından, göğsünden yaraladı. Can telaşındano olsa gerek, çaldığı bırakıp kaçtı. Elinde sıkıca tuttuğu para poşetiyle olduğu yere yığıldı Adnan. Etrafta toplananların yardımıyla yeniden hastaneye kaldırıldı, acilen ameliyata alındı, uzun ve zorlu saatlerden sonra kurtuldu.
Haberi alan ailesi, adeta yıkıldı. Bir anda hepsi hastaneye üşüştü. Babasını aradı gözleri; yoktu. Üzgündü; diğerleri de paylaştı üzüntüsünü. Aynı anda uğruna canından olmak üzere olduğu filmin, tok karınla çekildiğinden dolayı işe yaramadığı ve yeniden film çekmesi gerektiği söylenince, gözyaşlarına hakim olamadı. Yaşadıklarının almasızlığına, talihsiz kaderine, memleketin ilmek ilmek olmuş bu sorunlu haline döküyordu gözyaşlarını... Korkunç olayı duyar duymaz, panikleyerek, küskünlüğü bir kenara bırakıp, hastanede aldı soluğu babası. Korku ve tedirginlik içinde kapıdan girdiğinde, güneşte yanmış kırçıl sakalllı yüzünde gözyaşları vardı. Hiçbir şey demeden koşup oğluna sarıldı; birlikte ağladılar.
Adnan, içinde biriken tüm yükten kurtulduğunu, kirden arındığını hissetti. Babasına, kaderine boyun eğmiş birinin af dileyen yakarışıyla, “eski evimizi almaya gidiyorum” diyebildi.
“Merak etme! Birlikte alacağız evi” dedi babası, sevinç gözyaşları içinde...
*Adıyaman E Tipi Cezaevi